7 Nisan 2026 Salı

İTİLİP KAKILMIŞLIĞIMIZ, MERHEMİMİZ İLACIMIZ

Döneminin çok iyi yetişmiş, sadece alanında değil, her manada her konuda donanım sahibi, hangi koltuğa, hangi makama otursa hakkını fazlasıyla verecek kıymetli bir büyüğümüz var. Yanlış anlaşılmasın hala son derece aktif, son derece dinamik, şu anda da milletvekili. Sadece kişiliği ile ilgili pek bir şey söyleyemem, o da şahsen tanımadığım için.

Kendisi Sivas, Zaralı. Devlet Planlama Teşkilatında çalıştı. Daha önceden Anavatan Partisinden son 3 – 4 dönemdir de Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili seçildi. Çok iyi bir hatip. En karışık mevzuları hem konuya hakimiyetiyle, hem halkın anlayabileceği bir dille, hicivlerle, kıssadan hisselerle, fıkralarla, tarihten misallerle öyle güzel anlatır ki halk hem anlar, hem unutmaz.

Dindar, milliyetçi, muhafazakar bir tandanstan geliyor lakin Cumhuriyetin kazanımlarının farkında biri olarak, halihazırda Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili. Bu arada Rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in kardeşinin de damadı. Bildiğim kadarıyla bir de kızı var.

Muhtemelen tanıdınız ama, tanımadı iseniz, soruyorsanız kim bu kıymetli kişi diye? Yine soruyorsanız girizgahta bu kadar anlattığın kişi ile ilgili mevzu ne diye? Hadi gir artık şu mevzuya diyorsanız.

İşte girdim. İlk önce söyleyeyim bu kişi CHP İstanbul Milletvekilimiz Sayın İlhan Kesici.

Niçin onu anlatarak başladım? Bir meclis konuşmasında Modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti, devletimiz ile ilgili şunları söylüyor; “Benim bir cumhuriyet tarifim var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki yüz yıllık yenilmişliklerimize, geri kalmışlığımıza, itilip, kakılmışlığımıza karşı çare olarak, ancak 100 sene kafa patlatarak bulabildiğimiz merhemin, ilacın adıdır. Biz bu cumhuriyetten en küçük bir tavizi vermeyiz.” İlhan Bey’in bu sözlerinden çok etkilenmiştim. Özellikle de “itilip, kakılmışlığımız” kısmı çok etkilemişti beni. Evet 300 yıl süren duraklama, gerileme, dağılma dönemleri mevcuttu ve özellikle 200 yıl durum hakikaten berbattı. Bu tatsız dönemdeki devletimizi kurtarma çabalarımız, ıslahatlarımız her şeye rağmen çıkış yolu bulamayışımız, çaresizliklerimiz. Ve maalesef doğru itilip, kakılmışlıklarımız. Yahu amma takılmışsın itilip, kakılmaya. Evet takıldım. Zoruma gider. Yalnızca bir insana uygulanan bu muamele bile zora gider ki şu an koskoca bir imparatorluğu konuşuyoruz.

1299’da kuruluyorsun ve 300 yıla yakın zaferler, fetihler, başarıdan başarıya koşuyorsun. Sadece silah gücü değil, yönetimindeki topraklarda adalet, tertip, düzen hüküm sürüyor. Niğbolu, Kosova Savaşları, Mohaç, Çaldıran, Trabzon’un, İstanbul’un Fethi gibi müthiş zaferler ve Osman Bey, Orhan Gazi, Yıldırım Beyazıt, Murat Hüdavendigar, Mehmet Çelebi, II. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi çok kıymetli padişahlar bak bu dönemlerin padişahların çoğu da mareşal. Dikkat muharebelere bizzat ordunun başında giriyor ve hatta bazıları bizzat meydan muharebesi şeklinde, elde kılıç savaşıyor. Ne diyorum mareşal padişah. Hiçbir ülkede bu kadarı yok. Başı sıkışan senden yardım istiyor. Evet Osmanlı İmparatorluğunun (bu arada aslında ben imparatorluk kelimesinden de pek hazzetmiyorum. Neticede emperyalizm ile bir etimolojik bağı var.) özellikle bu ilk 300 yıllık dönemi ile ne kadar iftihar etsek az. Ama ben üzüldüğüm, etkilendiğim ve maalesef bir acı gerçek olan, Sayın İlhan Kesici’nin işaret ettiği ve benim zoruma giden kısma, itilip, kakılma meselesine ve “Türk Milletinin kendini bu halden kurtarma ilacının, merheminin adıdır cumhuriyet” tümcesine gelmek istiyorum.

Bu cumhuriyet neden çok kıymetli?

Osmanlı’nın son dönemindeki ızdırabı bilmez isek, bir gerçeği kabul etmez, inkar eder isek ne cumhuriyetin, ne Atatürk’ün önemini anlamaz, kıymetini bilemeyiz. Haksızlık eder durur ve gün gelir Osmanlı’nın son dönemine benzer bir halde buluruz kendimizi ki hak ettiğimizi bulmuş oluruz.

Literatür diyor ki 1579’da duraklama dönemi başlar. Evet bir şeyler yolunda gitmemeye başlıyor. Geriye gidişin kimi sebeplerine değiniriz ama bu duraklamanın en temeline bir konuyu koyalım bence. Burada sanki bir kırılma noktası var. Mısır’ın fethi, toprakların Osmanlı yönetimine geçmesi ve Abbasi Halifesinden alınan halifelik unvanı bize geçti. Yavuz Sultan Selim Araplardan Türklere geçen unvanı, kültürel ve dini otoriteyi pekiştirmek için bölgedeki alimleri, kimi sanatkarları İstanbul’a getirdi. Çünkü bu durumu hazzetmeyenler oldu. Tabi iki bin kişi civarında (o döneme göre çok ciddi bir rakam) alim, sanatkar, tüccar gelince Osmanlıya sadece ilim gelmedi, Arap gelenek, görenek, kültürü de geldi. Ve bu durum özellikle din alimlerinin ve yetiştirdikleri talebelerinin Osmanlı yönetimine etkisiyle devam etti. Burada çok genel bir tabir kullanacağım. Bence bu oluşan yeni koşullar yalnızca bir iki uzmanlık alanını değil Osmanlı’nın meselelere yaklaşımını, hayata bakışını ve hatta vizyonunu değiştirdi.

Yanlış bir cümle de kurmak istemiyorum ama mesela en temel mevzulardan biri; Türk ve Türklüğün Osmanlının, tabiri caizse, büyümenin durduğu ikinci döneminde zaman içinde ikincilleştiği. Cümleleri yumuşak kullanmaya çalışıyorum. İslam’ın bir anlayış, yaklaşım içinde daha bir yoğun yaşanması sorun olur mu? Olur mu öyle şey? İnançlı isen elbette olmaz. Lakin bir takım Arap gelenek, görenekleri, hurafeleri, bağnazlıklarıyla beraber sirayet edince işin şekli bana göre değişir.

Şöyle bir bakarsak bizim bu sürece girdiğimiz dönemlerde Avrupa; orta çağı, karanlık çağını, geri kalmışlığını Rönesans ve Reform ile aştı. Kültürel, sanatsal gelişmeler, tabiri caizce kilisenin devlet idaresindeki tahakkümünün azaltılması ya da yok edilmesi, dahası feodal düzenin yıkılışı, buna “Avrupa’daki ağalık, şeyhlik, aşiret düzeninin sonu” desek teşbihte hata olmazmış gibi gelişmeler yaşandı. Güçlü merkezi devletler oluştu. Coğrafi keşifler, ticarette, ekonomide gelişmeler, bilime yönelme Avrupa’yı içinde düştüğü karanlıktan kurtarıp, aydınlığa kavuşturdu.

Dikkat ettiniz mi biz ise tam terse düşüyoruz. Yüzlerce yıl sürecek bu sevimsiz süreç III.Murat dönemi ile başlıyor. Duraklama döneminde en göze çarpan şeyler; deneyimsiz, liyakatsiz padişahlar, bundan sebep merkezi otorite kaybı, adam kayırmacılığı, rüşvet. O kadar ki Kanunname-i Kadim’e aykırı olarak yeniçeri ocağına asker kaydediliyor falan. Şimdi bunlar ne demek Allah aşkına? Tertibin, düzenin, hakkın hukukun, adaletin, nizamın timsali olmuş bir ülkede bunlar yaşanmaya başlıyor. Gerek teknoloji, gerek askeri teknolojide geri kalmışlık başlıyor. Bilime uzak durmalar, ekonomide kötüye gidiş başlıyor.

Biraz önce değinmiştik Avrupa doğru işler yapıp, kendini düzene sokarken, feodal düzeni, dini, kiliseyi, devlet işlerinden uzak tutarken, merkezi yönetimleri güçlendirirken. Tertip, düzen, otorite gelirken biz de tam zıddı oluyor.

1700’lü yılların hemen başında artık duraklama değil gerileme başlıyor. Şu kadar toprak kaybettik, şu savaşı kaybettik gibi çok bilinen konulara girmeyeceğim. Kötüye gidişe sebep sair neler yapılmış onlara değineceğim.

Dedim ya başa gelenler kimi zaman yaşı küçük, kimi zaman deneyimsiz, liyakatsiz padişahlar olunca, farklı güç ve otorite odakları oluşuyor. Valide Sultanlar, sadrazam ve sair üst idari kademeler güçleniyor. Ülkenin merkezi yönetimine dair her şey sarayda konuşulup, sarayda karar verilirken artık sadrazam, sivil bürokrasi, diplomasi, mali işlerin merkezi olan Bab-ı Ali ve “Kalemiye” sınıfı güçleniyor. Yine “ayanlar” sınıfının gücü arttı. Kim bu ayanlar sınıfı? Bulundukları bölgelerin ileri gelenleri, toprak ağaları vb. Bakın dikkat edin güç zafiyet kabul etmiyor. Nerede boşluk ve zafiyet var. Doluyor. Farklı güçlerin olması, gücün yerele yayılması değil sorun. Kontrollü, sistematik bir şekilde yine merkezi otoritenin gücü dahilinde ise mesele yok. Mesele ipin ucunu kaçırmak, kontrolsüzlük, başına buyrukluk. Evet ayanlar sınıfı güçlendiler ve neredeyse bulundukları bölgede ağalar, nüfuzlu kişiler, aşiretler yarı resmi bir kurum, yapı gibi oldular. Gerileme döneminde bir diğer sistem “Malikane Sistemi”. Yönetim zafiyeti, kötü yönetim ciddi ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirmişti. Bu ekonomik sıkıntıları aşmak için toplanacak vergileri ömür boyu mültezimlere kiralamaya başlarlar. Bir anlamda zamanla toplanacak vergileri peşin olarak zenginlere satmak. O zengin ise ömrü boyu halktan vergileri kendi için toplar. Yine bir benzer konu “Esham Sistemi”dir. Ekonomik sıkıntıları aşmak, para bulmak için; yanılmıyorsam artık 18.yüzyıl , III: Mustafa döneminde devletin gelirlerini, aslında “geleceklerini” mi demek lazım, pay senetleri ile satma sistemi. Hatta adına da “faizsiz finans sistemi” dedin mi oh ne ala. Bir anlamda “pay senedi” yani kar da zarar da senin ama zarar etmiyor gibi düşün. Daha kötüsü bu dönemde, bu sayede, şu hepimizin bildiği “Galata Sarrafları”ndan borçlanmaya gidildi. Hepimizin bildiği diyorum ama biraz açalım. “Galata Sarrafları” deniyor ama “Galata Bankerleri” mi desek acaba? Bu finansörler yüksek faizlerle para veren insanlar. “Yüksek Faiz” Evet öyle. Hatta bu sarrafların kahir ekseriyeti Gayr-i Müslim. Sarraf, banker isimlerini bir kenara bırakırsanız içinde bulunduğumuz dönemde tefeci falan da deniyor değil mi? Evet bu “Galata Sarrafları” ya da “bankerleri” Osmanlı mali sisteminin en önemli aracıları haline getirilmişlerdi. Daha ziyade Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Levantenlerden oluşan finansörler. Kulağa nasıl geliyor? Bir yanda her manada, ekonomik olarak da kendini toparlayan Avrupa, diğer yanda biz. . . .  Bu arada, 1847’de, ilk Osmanlı Bankasını da bu bankerler kurmuştur. “Bank-ı Dersaadet”, bir diğer adıyla “Banque de Constantinople” Aslında kötü gidişin farkında olmamak mümkün değil de (başta söyledim ya kaybedilen savaşlara, topraklara girmiyorum) herkes farkında da iş kontrolden çıkmış. Nitekim bu dönemde tahta çıkmış bazı padişahların III.Selim, IV.Mahmut gibi bazı padişahların ıslahat, çağa ayak uydurma çabaları falan var, ama yetmiyor.

Bu çağa ayak uydurma çalışmalarıyla ilgili olarak zaman zaman “batılılaşma” deniyor ama bunu biraz sıradan buluyorum. Neticede batı bilimde, teknolojide, keşiflerde almış başını gitmiş. Öyle olunca da bilim, bilgi, nasıllar, niçinler neredeyse, moda tabirle “know how”  neredeyse oraya dönülüp, edinilmeye çalışılmış güneyde olsa “güneylileşme”, doğuda olsa “doğululaşma” mı diyecektik? Her neyse ıslahat çalışmaları, kötü gidişten kurtulma çalışmaları başlamış ama nafile. Malum olduğu üzere ıslahat; iyileştirme, düzeltme, eksikleri giderme ve yenileme anlamındadır.

Biraz önce “batılılaşma” kavramını çok yerli yerinde bulmadığımı söylemiştim. Aynı hissiyat “Lale Devri” içinde geçerli. Söyleyince ilk intiba sanki sadece zevki safa, vur patlasın çal oynasın bir dönem gibi hissettiriyor. Evet yok değil ama yanı sıra ıslahat çalışmaları sürüyor. İlk defa Avrupa’ya elçi gönderiliyor. İlk Türk matbaası kuruluyor. Doğu klasikleri Türkçe’ye çevriliyor. İlk itfaiye teşkilatı kuruluyor. İstanbul’da kağıt, kumaş atölyeleri kuruluyor. Evet çağa ayak uydurmaya dair hamleler yapılıyor ama öylesine bir geç kalmışlık ki çok zor. Dahası seni güçten düşürmek isteyenler boş durmuyor ki.

Lale Devri sonrası subay yetiştirmek üzere “Hendesehane” açılıyor. “Bahri Hümayun” açılıyor. “İstihkam okulu” açılıyor. Düzenli ordu, alay, bölük, tabur düzeni kuruluyor. Fransızcadan bilimsel kitaplar tercüme ettiriliyor. Yapılıyor yapılmasına ya geri kalmışsan eğer yakalamak çok daha zorlaşıyor. Sana köstek oluyorlar ya da sen bir doğru adım atıyorsun o da atıyor hatta belki o iki doğru adım atıyor. Dolayısıyla yakalamak çok daha zor. Mesele aklını başına alıp, geri kalmamak aslında. Tüm bu ıslahat çalışmalarına rağmen olmuyor. Olmuyor. Dağılmaya doğru sürükleniyor. Ekonomi artık iyice bitmiş. Güç elden gitmiş. Dedim ya iyiliğini istemeyenler de boş durmuyor. Dış destekli iç ayaklanmalar her yerde. Birini toparlasan diğeri patlak veriyor. Devleti yıkılmaktan kurtarmak için tırnak içinde demokratikleşme çabaları başlıyor. Siyasi yapılara, yeni kurumlara, özellikle gayr-i Müslimlere yeni haklar veren fermanlar çıkarılıyor. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, peşinden I.Meşrutiyet, II.Meşrutiyet. Aslında tarihi dikkatli ve özellikle objektif okuduğunda, merak ettiğinde, araştırdığında seni iyiye ya da kötüye sürükleyen birçok şeyi yakalayabiliyorsun. Aklın başında ise ders çıkarıyorsun, mesele siyaset, mesele hamaset ise görmek bile istemiyorsun olanları. Aklın başında ise yaşananlar yabancı gelmiyor. İsyanlar, açılımlar, fermanlar. Günün sonunda adam kayırmacılığı, liyakatsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, beraberinde gelen ekonomik çıkmazlar. Yanlışın da, doğrunun da  sonuçlarını öyle hemen 10- 15 yılda göremiyorsun. Üzerinden hiç değilse 40-50 yıl geçince sonuçlar iyice belirginleşiyor. Tabi ömrü vefa eden, duyarlı olan, gözleyen, aklı başında olanlar görüyor. Tarih görüyor, o tarihi objektif şekilde okumayı beceren görüyor.

Gönül elbette hep Ertuğrul Gazi’yi, Osman Bey’i, Fatih’i, Kanuni’yi konuşmak istiyor. Ama işte salt öyle bakınca akıl başa gelmiyor. Alınması gereken ders, hisse kaçıyor. Oysa en azından mutlak evrensel doğrularda, zoraki olmadan, eğitimde, üretmekte, hakta, hukukta, adalette, temel insan haklarında, liyakatte, kadına, çocuğa, yaşlıya karşı tutumda, hayvan haklarında, doğaya saygıda, güçler ayrılığında tüm dünyaya örnek olmanız sandığınızdan çok ama çok şey değiştirir. İşte insan şunu görüyor iş işten geçtikten sonra atılan tüm adımlara rağmen olmuyor. Sayın İlhan Kesici’nin işaret ettiği o “itilip, kakılmışlıklara” maruz kalıyorsun. Olmuyor, sonu hiç iyi olmuyor. Mondoros ’lar, Sevr’ler. Gün geliyor yıkılıyor.

Uzun bir yazı oldu madem bazı noktalara dikkat çekmeden kapatmayalım. Osmanlı Devleti’nin yıkılışını 1 Kasım 1922 diye alıyorlar, alıyoruz. Kağıt üzerinde, resmen doğru olan bu. Olabilir. Sebep? Resmi olarak saltanatın kaldırılması bu tarih çünkü. Fakat kötü niyetliler, art niyetliler sanki ortada fol yok, yumurta yok, durup dururken Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı, bir anlamda Osmanlı’yı yıktı gibi bir tavır içindeler. Hani Atatürk düşmanlığı yapacaklar ya. Oysa Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918'de, Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalayarak fiilen zaten yıkıldı. Hemen peşinden 13 Kasım 1918’de başkentimiz İstanbul fiilen işgal edildi. Fesatlık halinde olanlar, hey siz, bu ne demek farkında mıyız? O tarihte düşman yönetimi ele almamıştır ama İstanbul’un bütün stratejik lokasyonlarına çökmüş, kontrolü ele almıştır. Osmanlı’nın elinde ise mukavemet edecek bir hal kalmamıştır. Daha ötesinde ne bekliyorsunuz diye düşünmeyin ki dahası var. Evet dahası var. 16 Mart 1920'de de ise artık resmen işgal edilmiş, bu kez yönetime de el konulmuştur. Bir memleketin başkenti işgal edilip, yönetimine el konulunca ne oluyor? Siz ne anlıyorsunuz? Daha neyin peşindesiniz? Koskoca devlet elden gitmiş o hala başka dertte. Gel de kahrolma.

Bunlar yaşanırken malum Anadolu’da vatanını, milletini sevenler çoktan ayağa kalkmış, organize olmuş, korkunç mücadeleler veriyorlardı. Kongreler, savaşlar, istiklal harbini bilmeyen ya da inkâr eden artık defolup gitsin. O konuya girmeyeyim çok uzadı. En son İzmir'in de kurtarılmasının ardından, haklarını asla ve kata ödeyemeyeceğimiz dedelerimiz, büyük dedelerimiz yönlerini İngiliz ve Fransız kontrolündeki güya tarafsız bölgeye, boğazlar bölgesine, Çanakkale Boğazına çevirdiler. Bu düşman birliklerinin geri çekilmelerine ve İngiltere'nin Ankara Hükümeti ile anlaşma yolları aramaya başlamasına zemin hazırladı. Nihayet, nihai hedef elbette İstanbul’du. Meşmeret başı İngilizler savunma pozisyonu alıp Mustafa Kemal Paşa ve TBMM ile anlaşma yolları aramaya başladı. Ankara Hükûmeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istedi. Kabul etmediler. Lakin ilerleyen Türk Süvarilerine ateş açma cesaretini de gösteremediler. Burada atlanmaması gereken bu işgalci kafa arkasını sağlama alsa, sağdan soldan destek görse belki bu zorbalığına devam edecekti ve işimiz daha zor olacaktı. Elindeki Yunan kozu yerle yeksan olunca hem ortaya sürecekleri, kullanabilecekleri yeterli askeri güç, yani piyon kalmadı, yeni piyonlar bulamadılar. Hem İngiltere’de muhalefetin baskısı iyice arttı ve Çanakkale krizi David Lloyd George’un sonunu getirdi. Muhafazakâr parti Lloyd George koalisyon hükümetinden ayrıldı. Hükümet düştü. Hem Lloyd George hem de lideri olduğu Liberal Parti İngiltere tarihinde bir kez daha iktidar yüzü göremedi.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları mutlak zafere ilerlerken Damat Ferit ülkeden kaçtı. Mudanya Mütarekesi gereği Trakya topraklarının teslimi yapıldı ama İstanbul’un işgali sonlanmadı. Mütarekeye göre önce Barış Antlaşması imzalanacak ardından işgal kuvvetleri İstanbul'u boşaltacaktı. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması imzalandı ve 23 Ağustos 1923'ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul'dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü bir törenle Türk Bayrağını selamlayarak İstanbul’u terk etti. 6 Ekim 1923'te ise Şükrü Nail Paşa komutasındaki Kolordu İstanbul'a girdi ve çok şükür işgal resmen sonlandı. İstanbul’umuz 5 yıla yakın işgal altında kaldı. Gel de itilip, kakılmışlık lafından takılma, etkilenme.

E tabi biz, hepimiz hayatımız boyunca böyle bir mezalim görmedik. Gavur zulmü görmedik. Bir Türk Jandarması, Polisi, has öz kendi askerin, polisin, polisimiz yani, mesela bir trafik çevirmesinde, biraz sesini yükseltse zoruna gidiyor değil mi? Hele çoluğunun çocuğunu yanındaysa kıyameti koparıyorsun. Neden? Nasıl? Eee devlet var. Ondan. Şimdi düşün. Düşman çizmesi altında yaşanan iğrençliklere girmeyeceğim. Basit bir şey yazayım. Üniformalı bir düşman tıfılı, hiç sebepsiz, tokadı suratına aşkediyor. Gık diyemezsin. Sıkıyorsa bir şey de! Hadi dedin, o gün yemekte yürek yemiştin de efelendin, çekip alnının ortasından vurur. Kim vurduya gidersin. İşte tekrar söylüyorum İlhan Bey’in kullandığı itilip kakılmışlık birleşik fiili o yüzden zoruma gitti, o yüzden oturdum sayfalar dolusu yazdım.

Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler herkes ama herkes hepimiz biriz. Hepimiz Türkiye’yiz. Aklınızı başınıza alın. Her kim milletvekilleriniz, parti yöneticileriniz, genel başkanlarınız, fikir ve kanaat önderleriniz, din adamlarınız şeyhleriniz, şıhlarınız, ağalarınız, evet her kim, ananız, babanız dahi olsa memleket aleyhine, vatan, bayrak aleyhine, birliğimiz, bütünlüğümüz aleyhine konuşuyorsa, ötekileştiriyorsa, bölücülük yapıyorsa dinlemeyin. Dinlemeyin !  Bilin ki ya cahil, ya nankör, ya siz değil kendi derdi için, kendi davası, kendi menfaati için, oturduğu post için, kendi itibarı için, gücü için. Bunları söylüyor, yapıyor. Kim bilir kiminle iş tutuyor. Bilin ki Allah korusun memlekete bir şey olsa önce o kaçar.

20 Mart 2026 Cuma

ÇARESİ OLMAYAN HASTALIK

Hastalığı en çaresiz olanıydı sanırım. Evet öyleydi. Ne bir ilaçtan, ne bir tedavi küründen söz ediyordu doktorlar, ne de ameliyattan. Kurtulma olasılığı çok düşük, çok ağır bir ameliyata insan koşarak gider mi? Deseler ki çok düşük bir olasılık ama bu ameliyatı olursan iyileşeceksin, koşarak gidecekti.

Daha bu yaşta bu haldeydi. Keyfi yoktu. Canı sıkkındı.

Tadını almıyordu yediği en lezzetli yemeğin, dalıp gidemiyordu en sürükleyici filme bile. İki satır okumak, günlük gazeteye göz gezdirmek. Yoktu artık öyle şeyler.  Sıcaktan en bunaldığı anda bile ne mümkündü vantilatörü, klimayı açmak. Anında öksürmeye, tıksırmaya başlıyordu. Ciğerleri su topluyordu. Dikkat ayaklarını derenin suyuna sokmanın keyfinden bahsetmiyorum. Ciğerleri başka telden çalıyordu, kalbi başka telden.

Tansiyonunun, şekerinin, kandaki ürenin, sair kan değerlerinin normal bir insanın değerleriyle alakası yoktu. Kimi üstten en tavan, kimi alttan en tabandı. Ne vicdansız, ne acımasız illetti bu hastalık. Ne işler açtı başına. Bırak koşmayı, hoplamayı zıplamayı ve hatta yürümeyi, ayağa kalkamaz oldu.

Hastalığın onu bu noktaya getireceğini hiç düşünmemişti. O yüzden de hiç önemsememişti. Umuruna gitmemişti. Yalnızca o değil kimseler düşünememiş olacak ki kimseler önemsememişti. Aslına bakarsan hala da önemsemiyorlardı.

Neydi, nasıl bir şeydi ki bu çaresiz illet? Sadece görünmeyen organlarını değil, görünür her bir parçasını da mahvediyordu. Saçları seyrekleşti, döküldü mesela. Cildinin rengi değişti, kurudu. Gözlerine, kulaklarına da zarar verdi. Sanki yavaş yavaş ama aslında alabildiğine hızlı yok ediyordu onu.

Neydi? Doktorlar neden şöyle yapacağız, böyle yapacağız, seni kurtaracağız demiyorlardı. Hatta zar zor her hastaneye gittiğinde neredeyse muayene etmeden eve göndereceklerdi. Ne oluyordu? Neydi bu?

Sonra bir sabah sakın yaşlanmış olmayayım diye düşündü. Adını koyamadıkları ve benim kabullenemediğim şey yaşlılık olmasın. 

RAKAMLARLA NEREDEYİZ?

Hayatım boyunca bir meseleyi değerlendirirken önce bilgiye ulaşmaya, rakamlara, verilere ulaşmaya çalıştım. Tanıyanlar bilir en basit konuda dahi adım atmadan önce dünyanın sorusunu sorarım, konuya hakim olmak, doğru karar vermek için. Doğru karar çok mu önemli? Evet kimseye haksızlık etmemek için tahmin edemeyeceğimiz kadar önemli. Mutlak bilginin, rakamların sihrine inanır, hep de söylerim ; insanları ortak paydaya getirmede, uzlaşmada, mutabakatta kolaylık sağlar, yanlışsak en kestirmeden dönmemize vesile olur.

Hemen her gün bir dolu mecrada canım ülkeme, ülkemize dair sürekli mesnetsiz, ayağı yere basmayan doğru ya da yanlış sözler duyuyoruz. Kimi zaman pervasızca eleştiriler oluyor, kimi zaman gaza gelip, anlamsız bir kendini olduğundan büyük görme, yukarılardan uçma, hamaset. Kimi zaman subjektif bir keyfi yerindelik, kimi zaman kızgınlıkla yüklü bir mutsuzluk, depresyon hali.

Böyle hallerde objektif yaklaşımla, rakamlarla ne durumdayız, dünya ölçeğinde ne durumdayız, gerçekte başarılı mıyız, başarısız mıyız diye bakasınız gelmez mi? Gelir.

Neyi referans alacağız? İnsanı elbette. Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” tümcesini dilinden düşürmüyorsan insanın, vatandaşın durumuna adam akıllı bakman icap eder. Daha önce de değindiğim bir konu bu. İnsan ne ister? İhtiyaçları neler? İhtiyaçlar hiyerarşisine göre, en temelde, yemek, içmek, karnını doyurmak ister. Üşümemek, insan içine çıkmak için giyinmek ister. Oturmak, uyumak için barınmak ister. Bir yerden bir yere gitmek için ulaşım ihtiyaçlarını karşılayacak imkanlar ister. Tüm bunları bir araya getirdiğinde maddi imkan, para ister. Parasız bunların hiçbirine sahip olamaz.

Bu noktada bir ülkeyi değerlendirmek için sanırım en iyi, en doğru kıstas kişi başı satın alma gücü paritesi. “Purchasing power parity per person.”

Kişi başına satın alma gücü paritesi, farklı ülkelerdeki yaşam maliyeti ve fiyat düzeylerini dengeleyerek, kişi başına düşen geliri (GSYİH) reel alım gücü ile karşılaştıran bir gösterge. Ülkeler arasındaki refah düzeyini daha adil karşılaştırmak için en doğru bilgi.

İnternette ulaşabildiğim sıralamalara göre ülke olarak dünyada 55. ile 60. sıra aralığındayız. Özellikle canımı sıkan ise Çekya, Polonya, Slovenya, Slovakya, Litvanya, Letonya, Romanya, Estonya, Hırvatistan gibi ülkelerin bile bizden iyi durumda olmaları. Bizim vatandaşlar hayatlarından ne kadar memnunlar yorum yapmayacağım ama mantıken memnun değillerdir. Tabi toplum bilinçli bireylerden oluşuyor ise bu böyle. Hamasetten, slogan laflardan, dolduruştan giden bir yapı da memnuniyet eşiği pek de yerli yerinde olmayabilir.

Yine insandan gidecek olursak güvenlik bir başka önemli ihtiyaç. Kendini güvende hissedeceği bağımsız, güvenilir bir yargı sistemi. Hukukun üstünlüğü son derece kritik. İnsanın devletine bağlılığını sağlayan, hatta besleyen en güçlü insan ihtiyacı. Sadece insan için de değil, bir devletin varlığını devam ettirebilmesini sağlayacak ve o ülkeyi yaşanabilir kılacak en kritik kriterlerden biri hukuk, adalet. Ben de atalarım gibi bunu varoluşsal bir mesele olarak görüyorum. Biz adaleti mülkün (devletin) temeli olarak görürüz. Milletçe buna inanırız. Peki biz hukukun üstünlüğü ve adaletin tesisi noktasında dünyada ne durumdayız? World Justice Project, WJP’nin “Hukukun Üstünlüğü Endeksi”ne göre durumumuz pek iç açıcı değil. Hakikaten yakışıksız bir seviye. 143 ülke arasında 118.sıradayız. “Temel Haklar” kategorisinde ise 143 ülke arasında 134. sırada kalmışız. Son 10 yılda çok ciddi bir gerileme yaşamışız. Gerçekten berbat.

Bir insanın kendini baskılardan uzak, özgür hissetmesinin temel konularından biri de demokrasi. Demokrasi bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ile de son derece ilgili. Gelin bir de “Demokrasi Endeksi”ne bakalım o zaman. Bu arada tekrar söyleyeyim kriterlere dünya ölçeğinde endeks olarak bakıyorum ki doğru değerlendirmiş olalım. Mukayese olmaz ise anlamlı olmaz, neye göre iyiyiz ya da kötüyüz fikir vermez. Evet demokrasi endeksine gelince herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir yerden baktım. The Economist dergisinin araştırma bölümü Economist Intelligence Unit (EIU) tarafından hazırlanmış bir endeks dizini buldum. 167 ülkede demokrasinin durumunu ölçmeyi amaçlamışlar. Alınan puana göre de dört seviye belirlemişler. 1. Tam Demokrasiler, 2. Kusurlu Demokrasiler, 3. Hibrit Rejimler, 4. Otoriter Rejimler.

Tam demokrasi seviye grubunda Norveç, İsveç, İsviçre, Danimarka, Finlandiya falan var. Bu beklenmedik bir durum değil. Lakin bu grupta Tayvan, Uruguay, Şili, Kosta Rika falan da var. Vallahi bravo.

Kusurlu demokrasi seviye grubu içinde ABD’nin, İtalya’nın, Belçika’nın olması, hatta demokrasinin anavatanı olduğuyla övünen Yunanistan’ın bu grupta olması şaşırtıcı ama bir taraftan da endekse güven veriyor sanki. Demokrasin kusurluysa adamlar ABD’sin diye jest yapmamışlar. Neyse onu belirtmişler. Evet böyle bir his kaplıyor içimi. Kusurlu demokrasiyi şöyle tanımlamışlar; seçimlerin özgürce ve özellikle adil olduğu, sivil özgürlüklerin olduğu ancak medya, siyasi muhalefet ve eleştirmenlerin hafifçe de olsa bastırılması, siyasete düşük katılım düzeyi türünden kusurları olan grup.

Hibrit rejim dedikleri üçüncü seviye grubun gayet sevimsiz bir tanımı var. İşin kötüsü bizi de bu gruba koymuşlar. Uganda’dan, Bolivya’dan, Gambiya’dan bile sonra geliyoruz. 103. Sıradayız. Adil ve özgür olmayan demokrasi, seçim hileleri, bağımsız olmayan, güçsüz hukuk sistemi, yaygın yolsuzluk, medya baskısı, az gelişmiş siyasi kültür vs. Hakikaten çok kötü. Uzatmayayım. Grupta zaten, hani kötü bir şey söylemiş de olmayayım ama neredeyse bir tane şöyle elle tutulur ülke yok. Paraguay, Bangladeş, Guatemala, Gambiya, Tanzanya gibi ülkeler. Bir iki tane de nispeten daha bildik ülke, Meksika, Gürcistan, Tunus, Ermenistan. Biz bu grupta ne arıyoruz Allah aşkına?

Tabi ben bizi bu gruba koymuşlar derken açıkçası canım sıkıldı ve sanki biz de bir sorun yok da onlar yaptı gibi konuşuyorum. Hani öğrenci kötü not alınca “öğretmen verdi”, iyi not alınca “ben aldım” anlatısında olduğu gibi. Canım sıkkın. Biz üçüncü dünya ülkesi miyiz ki bu haldeyiz? Kabul etmek istemiyorum.

Bir de otoriter rejimler grubu var ki Allah esirgesin.

Sonuçlar hoşuma gitmese de girdik bir kere şu işe. Bakıyorum ne durumdayız? Başka neye bakabilirim? Bir insanın halinden vaktinden memnun olması için yeme, içme, barınma, yani para, sonra hukuk, demokrasi baktık. Başka kritik ne var. Sağlık mesela değil mi? Eğitim de ha keza ona öyle. Sağlık, eğitim bunlar sosyal devletin temellerinden.

En iyi sağlık hizmeti veren ülkelere bakayım dedim. CEOWorld’un 2025 yılı çalışmasına denk geldim. Ülkeleri verdikleri sağlık hizmetinin kalitesine göre sıralamışlar. Tıbbi altyapı ve sağlık çalışanları, sağlık hizmetine erişim, hizmet alabilme, hizmetin maliyeti, yine ilaçların bulunabilirliği ve maliyeti türünden konuları değerlendirmişler. Elbette kim olsa öncelikli olarak bunlara bakar. Bu araştırmaya göre 60. sıradayız. Bu sonuç da beni hiç açmadı. Son zamanlarda özel sektör tarafında açılan modern, güçlü markalaşmış hastaneler, bu hastanelerdeki, fakültelerimizdeki kıymetli hocalarımız, doktorlarımıza güvenerek doğrusu çok daha iyi bir seviye bekliyordum. Hayal kırıklığı yaşıyorum. Sanırım şunu atladım bu özel hastanelere vatandaşlarımızın önemli bir kısmı erişemiyor. İmkanın olması kafi olmuyor, o hizmete, imkana erişim de çok önemli. Var ama alamıyorsan ne manası var. Özel hastaneden hizmet alamayıp, devlet hastanelerinde de durum pek iç açıcı olmayınca, randevu almak, hizmet almak pek de kolay olmayınca demek ki sonuç böyle çıkıyor. Son yıllarda ilaca erişimde de sıkıntı var malum. Değerlendirmeye göre en iyi sağlık hizmeti veren ülke neresi sizce? Tayvan. Üstelik bu yeni bir şey de değil. Tayvan daha önce yapılan değerlendirmelerde de iyi sıralardaymış. Tayvan açısından ne mutlu. Ulusal sağlık sigortası, akıllı kartları, yapay zeka destekli sağlık veri sistemleri ile, hizmete global anlamda erişimi de dahil olmak üzere iyi bir sistem kurmuşlar. İkinci sırada Güney Kore var. Tıbbi altyapısı, hasta başına düşen doktor sayısı, sağlık çalışanı sayısı ve sağlık teknolojisi yatırımları ile en iyi sağlık hizmeti derecelendirmesinde ikinci sıraya oturmuş. Bu arada her iki ülke de dijital altyapı ve önleyici tıp konularına önem veriyor. Sadece elde ettikleri sonuçlar açısından değil, ekonomik verimlilik açısından da çok daha iyi bir noktaya gidiyor. Üçüncü sırada Avustralya var. Sonra Kanada bilahare İsveç var vs. vs. Neyse zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. En iyileri, tepedekileri kıskanmayı bir kenara bırakıp bizim bize bakmamız lazım. Doğrusu çok hayıflandım. Başka bu anlamda bir çalışma var mı diye baktım. Farklı modern endeksleri birlikte değerlendiren araştırmacılara göre Türkiye genelde 40. ile 60. sıra aralığında. Muhtemelen değerlendirme kriterlerindeki farklılıktan dolayı sıralama değişebiliyor. Hoş bence 40. sırada olsa, 60. sırada olsa bunlar iyi sonuçlar değil.

Eğitim konusuna gelince; OECD’nin 15 yaş grubundaki öğrenciler için yapılan PISA sınavına göre 44 ya da 45. sıradayız ve maalesef OECD ortalamasının altındayız. UNDP, Birleşmiş Milletlerin eğitim içeren gelişmişlik endeksinde ise dünya genelinde 45. sıradayız. Bir diğer değerlendirme World Economic Forum’un (WEF) eğitim kalitesi, mesleki eğitim, dijital beceriler, üniversite sistemi gibi kriterlerin değerlendirildiği eğitim endeksine göre 50. İle 60. sıra aralığındayız. Toparlayacak olursak eğitim sistemimizde de pek iyi bir noktada değiliz. Hoş başka bir perspektiften bakınca sonuçlar iyi bile çıkmış. Halkın en sıkıntılı bulduğu ve memnun olmadığı konuların başında geliyor eğitim.

Evet eldeki imkanlarla sağlıklı bir değerlendirme mi? Evet olabildiği kadar. Sonuçlar nasıl? Tadı yok. Keyfimi kaçırdı. Bizim gibi bir ülkenin çok daha iyi bir noktada olmasını beklemez miydiniz? En kötü olduğumuz bir konuda dahi hiç değilse ilk 25’te olmamız gerekmez mi? Böyle 40. sıralar, 60. sıralar, hatta hukukta, demokraside 100’lü sıramalar falan olacak iş değil. Gerçekten bize hiç yakışan sıralar değil.

Moralim bozulunca neye bakayım da keyfim yerine gelsin diye düşündüm. Hangi konuda öteden beri iyiyiz? Aklıma ordumuz geldi. Asker milletiz. Dünyanın en eski, en köklü, en iyi ordularından birine sahibiz. Tek kelimeyle gururumuz. Silahlı kuvvetlerimizin durumuna bakayım. Oldum olası dünya çapında biliyorum da, malum bir ara ordumuz üzerinde ciddi oyunlar oynandı. Yıpratmak için yemedik nane, yapmadık ş..sizlik bırakmadılar. Şanlı ordumuzun Atatürkçü, vatansever komutanlarına vicdansızca, ahlaksızca operasyonlar düzenlediler. O komutanlar ki aralarında kahrından ölenler oldu. Hastalananlar oldu. Bunca zaman iyiyiz diye bildiğim gurur duyduğumuz askeri gücümüz ile neredeyiz? İlk karşıma çıkan değerlendirmede 9. sırada görünüyoruz. Her şeye rağmen ilk 10’dayız çok şükür. 1. Amerika, 2. Rusya, 3. Çin, sonra Hindistan, Güney Kore, Birleşik Krallık, Fransa, Japonya sonra Türkiye ve İtalya. Daha sonra Brezilya, Pakistan, Endonezya, Almanya, İsrail, İran, İspanya diye gidiyor. Evet şükürler olsun askeri güçte iyi bir noktadayız. Hatta NATO’da ABD, Fransa, Birleşik Krallık’tan sonra dördüncü sıradayız. NATO’nun en güçlü dördüncü ordusu Türk Ordusu.

Belki şuna dikkat etmek lazım. Elinde nükleer silah bulunduran İsrail, Pakistan, Kuzey Kore gibi ülkeler bu nükleer silahlardan dolayı daha yukarıda bir pozisyona çıkabilirler. Ne yapalım? Nükleer başka bir alan. Diğer elinde bu gücü bulunduran ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan sıralamada zaten bizden daha iyi bir pozisyondalar.

Neyse, biraz uzun bir yazı oldu ama mecburen tek tek bazı temel kriterlere baktık. Yok bu skala başarılı bir skala değil. Maalesef hiçbiri hoşa gidecek bir noktada değil. Bu zorlu coğrafyada neyse ki Türk Silahlı Kuvvetlerimiz var. Atatürk ruhu, vatanseverlik öylesine genlerine işlemiş ki her türlü entrikaya, her türlü nankörlüğe, zorluğa, düşmanlığa rağmen dünyanın en iyilerinden biri olabiliyorlar. İyi ki onu destekleyen Aselsan gibi, Roketsan gibi, MKE gibi, TEI, TAIE gibi şirketlerden oluşan savunma sanayimiz var. Aman ordumuza, etrafındaki guru tablomuza sahip çıkalım. İyi ki varlar.

2 Mart 2026 Pazartesi

FEODAL KAFA DEĞİŞMEDİKÇE


Sovyet rejimi benim dünya görüşümle örtüşmeyen bir rejimdi. Marksist-Leninist bir partinin hakimiyeti ile yürüyen sosyalist ama tek parti diktatoryası haline gelmiş bir yapıydı. Dahası Türk Cumhuriyetleri SSCB çatısı altında idi. Bağımsız devletler olmaları bir vadede biz dahil Türk Devletlerinin birlikte hareket edebilme ihtimali elbette kıymetliydi. Lakin diğer taraftan SSCB dünyanın bir diğer kutbu idi. ABD arabanın gaz pedalı ise SSCB freniydi. Ya da SSCB artı kutup ise ABD eksi kutbu idi. Bir denge faktörüydü. ABD öyle kafasına göre at oynatamıyordu.

Resmi böyle okumayıp, ezberden komünizm düşmanlığı yapanlar, SSCB dağıldığında davul zurna çalanlar şimdi freni patlamış dünyada hadi Amerika’yı, hadi İsrail’i durdursunlar bakalım. Gençtik, bizim de Türk Cumhuriyetleri teker teker bağımsızlığını ilan ettikçe içimiz kıpır kıpır olmuştu. Lakin o çocuk sayılacak tecrübesiz kafamızla dünya dengesini düşünebildik. Paylaştığım bu karikatür benim o yıllarda çizdiğim bir karikatür. Maalesef bu işler öyle uzaktan hamasi sloganlar atmakla, kuru laflarla olmuyor. Zaten kimse de yemiyor. Bak sizin çabalarınız umurlarında değil, gözünüzü boyuyor bildiklerini yapıyorlar. Bak bütün bir Orta Doğuyu ne hale getirdiler. Bir avuç İsrail okyanusların ötesinden binlerce kilometre uzaklıktaki ABD’yi arkasına almış kasıp kavuruyor.

Bu arada üstünün tuzu biberi bunu aynı bölgedeki gaflet içindeki yönetimlerin desteğiyle yapıyor. Adamın din kardeşini öldürüyorlar. Pardon yalnızca din kardeşi mi? Aynı zamanda ikisi de Arap. (İran’ı kastetmedim) Çoluğunu çocuğunu öldürüyorlar. Kılları kıpırdamıyor. Dahası destek veriyorlar. Dur ya sen ne yapıyorsun diyebilen yok. Sakın! Kimse bana İslam Dünyası falan demesin. Umarım bu emperyalist yaklaşıma, bu savaşa destek verenleri de Allah layık olduklarıyla mükafatlandırsın. Farkında mısınız zaten tüm bölgeye hatırı sayılır bir ibret dersi veriliyor. Coğrafya ektiğini biçiyor. Mezhep kavgasına tutuşmuş, Allah diye diye birbirini öldüren zır cahillere, bilimin “b” si, üretimin “ü”süne uzak, çağın gerisinde kafaların, diktatörlerin, şeyhlerin, kralların, aşiretlerin tekeli ve zulmü altındaki coğrafyaya belasını sırasıyla veriyor.

Elbette kendine hiç pay çıkarmadan “şerefsiz emperyalistler” diyebilirsin. Elbette kana susamış caniler diyebilirsin. Hem de bağıra bağıra. Tabi ki sonuna kadar Amerika ve İsraile ve onları destekleyenlere küfredebilirsin. Lakin onlardan önce sen dön önce kendine bir bak. Nasıl olsa bizi yani Arabistan’ı, Kuveyt’i, Katar’ı, BAE’ni vurmuyorlar, biz saltanatımızı yaşıyoruz deme. Menfaatler ne zaman nerede çakışır kimse bilemez. Ya ne denirse yapar, benliğinizi, kimliğinizi, dininizi unutursunuz, ya bir gün o menfaatler elbet çakışır. O zaman görürüz paramparça olmalarına göz yumduğun, hatta destek verdiğin ülkelerden en küçük yardım görebilecek misin? Bakalım benzer musibet başına geldiğinde nasıl yırtacaksın.


20 Şubat 2026 Cuma

ARTIK FARKINA VARACAK MIYIZ?

Son zamanlarda içeriği “Siyasal İslam’ın İflası” ya da benzer şeyler olan yazılar, haberler ortalıkta dolaşmaya başladı. Elbette daha öncesinde de vardı ama yoğunluğu artıp bir de bu eleştiriler, söylemler bizatihi muhafazakâr kesimden gelince daha bir dikkat çekici olmaya başladı.

Paylaşmak istediklerimi yazıya dökmeden önce “Siyasal İslam” tamlaması ile ilgili birkaç cümlem var. Kavramsal olarak külliyen yanlış olan bu ifade nasıl olurda genel kabul görür bilmiyorum. “Genel kabul gördüğünü kim söylüyor?” derseniz etrafınıza bakın, günlük dile girmiş, yazılarda, konuşmalarda, tartışmalarda vs kullanılıyor. Sokaktaki adam, kahvedeki dayı, üniversitedeki akademisyen anlatmak istediğini anlatırken kullanıyor ve söylenmek istenen karşı tarafça anlaşılıyor. Öyle ise genel kabul görmüş demek yanlış olmaz. Diğer taraftan dedim ya külliyen yanlış. İslam İslam’dır ve bir tanedir. “Siyasal İslam” deyince başka bir İslam daha varmış gibi olur. Ne demek istiyorum? Başına ya da sonuna her kelime eklenen tamlama olmaz. Dilbilgisi açısından olmuş gibi görünse bile kavramsal olarak yanlışsa yerli yerine oturmamış demektir. Benzer bir örnek daha vereyim mi? Mesela başına “ılımlı” sözcüğünü getir al sana “Ilımlı İslam”. Peki oldu mu? Olmadı! Ne yani ılımsız İslam da mı var?

Çıkış noktası iyi niyetli dahi olsa bu başka bir yere gider. Gitmiştir, gidecektir. Yanlıştır. Bugüne kadar yegâne inandığım şey; bir tarafı dünya için olan dinin bir tarafının ise uhrevi olmasıdır. Ruhani, manevi, yani içseldir. Dahası ilahidir. İyidir, güzeldir, tertemizdir, pür-i paktır. Allah katıdır, sığınılacak limandır. Ne zaman ki dünyevi, nefsi amaçlara ulaşırken araya karışırsa, hele bir enstrüman gibi kullanılmaya başlanırsa vay haline. Malzeme yapabilmek için, işine geldiği gibi sağı solu çekiştirilen din aslından uzaklaşır ve zaman içinde Allah muhafaza en büyük zararı görür.

Bir kişiyi, kurumu, belli bir zümreyi, kitleyi, toplumu etkilemiş, oluşan faydadan gerek kendi, gerek çevresindekiler istifade etmeye başlamış bir yapı; ister cemaat, tarikat, ister siyasi parti, sivil toplum kuruluşu, kim, ne olursa olsun fark etmeksizin gücünü, koltuğunu, postunu, pozisyonunu korumak hatta daha da yükseltmek, güçlendirmek için dini enstrüman olarak kullanıyorsa, hele olası yanlışları da dinmiş gibi, din adına yapıyorsa yandın. Hele bu hal bir tür varlık sebebi ise. Bu yaklaşımla etki alanı genişletilmiş, güce sahip olunmuşsa vazgeçmesi ne mümkün. Bırakın vazgeçmeyi, bu anlayışın, yaklaşımın, yöntemin dozu daha da artar.

Yine bir video düştü önüme. İnsanların dinden uzaklaştığı, İslam dünyasının halinin ortada olduğu, özgürlüğün, adaletin kalmadığı, muhalefetin sindirildiği, basının baskı altında olduğu, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün, liyakatın kağıt üstünde kaldığı vs. vs.

O kadar ki konuşanların kim olduğunu görmesen bir solcu konuşuyor sanabilirsin. O derece. Özgürlük, anayasal devlet, hukuk, demokrasi, adalet, bağımsız yargı, güçler ayrılığı, özgür basın, STÖ’ler, bağımsız kurumlar, meclisin denetleme yetkisi vs. vs. Allah Allah, anladım da bu anlamda yanlış bir şeyler yapıldı ise siz orada değil miydiniz? Tüm bu saydıklarınızda sorunlu bir noktaya geldi isek bunları dışardan başka birileri mi gelip, yaptı? Ya da bir sabah uyandık böyle mi oldu? Herhalde kademe kadem bu aşamaya gelinmiştir. Bu sürede neredeydiniz? Onca yıl görev aldınız haberiniz olmadı mı? Tamamen ve tüm samimiyetimle, şaşkınlıkla soruyorum. Kimseyi itham etmiyor, söylediklerinde haklı ya da haksızlar demiyorum. Şaşırıyorum.

Dönüyorum bir başka konuşmacıyı dinliyorum. Son derece deneyimli bir siyasetçi ve devlet adamı. Muhtemel 40 yılı aşkın bir siyasi yaşamı var. Yine muhafazakâr camiadan, bakanlık, TBMM başkanlığı yapmış bir isim. Mealen Millî Mücadelenin önemimden bahsediyor. Kazanan, bu toprakları bize vatan yapan başta Atatürk olmak üzere büyüklerimize rahmet okumak boynumuzun borcudur diyor. Kıymetlerini bilmemiz lazım. Bunu çocuklarımıza bu okullarda öğretmemiz lazım. Cumhuriyetin nimetlerini kazanımlarını göz ardı ediyoruz. Okullarda milli mücadele, milli şuur, cumhuriyet, demokrasi iyi öğretilmelidir diyor.

Evet haklı. Kesinlikle haklı da benim aklıma gelen bazı değişiklikler bu söylediklerini ne kadar destekliyor? Bir iki örnek vereyim. Mesela milli bayramlarımızın kutlanma şeklinde bazı değişiklikler yapıldı. Eskiden çok daha gösterişli olurdu. 23 Nisan, 19 Mayıs gibi milli bayramlarımızda stadyumlarda yapılan gösteriler, öğrenciler için o gösterilere katılmak müthiş heyecan vericiydi. Stadyum gösterileri azaldı. Ne yapılacağı, ne kadar yapılacağı valiliklere, kaymakamlıklara bırakıldı. Kimi daha görkemli, kimi gayet sönük geçebilir oysa milli bayram demek tam da sayın bakanın söylediği bilinci besleyen bir olgu değil mi? Tüm ülke genelinde belli bir standartta, mümkün olduğunca ihtişamla kutlanması daha iyi olmaz mı? Ya da ne bileyim andımızın kaldırılması iyi mi oldu?  Genel duruş olarak uzunca bir süredir kendisinin de görevde olduğu dönemler de dahil bahsettiği Atatürk’e hakaret, hakarete varan sözler edenler, kendilerince itibarsızlaştırmaya çalışanlar, milli mücadeleyi inkar edenler, Atatürk’ü İngilizlerin başa getirdiğini söyleyenler, Atatürk’ü sevenler cenazeme gelmesin diyenler, tüm bunlara en bonköründen müsamaha gösterilmedi mi? O kadar ki bu insanlar bunu marifetten sayıyorlar ve fütursuzca bunları yapmaya devam ediyorlar. Mutlaka da bir etki alanları var. Bu insanlara inanıp, onlar gibi düşünenlerin sayısında bir artış yok mu? Bu şekilde mi Atatürk, Cumhuriyet, Demokrasi Milli ruh, şuur desteklenecek? Dedim ya şaşkınlık içindeyim. İcraatı bir kenara koydum bunları duymak dahi şaşırtıyor.

Neyse, ne mutlu, yavaş yavaş da olsa, dinin başımızın üstündeki yerini aşağılara, güncel siyasetin içine çekmenin ancak yüce dinimize zarar verdiğini, alelade amaçlara araç haline getirilebilme riskini, Atatürk’ün bunun ayırdında olarak din ve devlet işlerini ayırdığını anlayacağız, top yekûn, hep beraber Milli Mücadelenin, Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin, onu kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, ortaya koyduğu ilkelerin, demokrasinin, laikliğin, liyakatın, güçler ayrılığının, bağımsız yargının, özgür basının ne kadar kıymetli olduğunun, kurumsallaşmada yerli yerine konması gereken kritik bileşenler olduğunun farkına varacağız sanırım.

 

 

6 Şubat 2026 Cuma

MİLLİ ŞUUR

Milli şuur
asılsızlık, tabansızlık olmadığı gibi  
gösteriş yada şovenizm de değildir.
Milli şuur çakma hamaset hiç değildir.
 
Sen; seni her izlediğinde kan ter içinde bırakan,
beyninin yanıp, yüreğinin kavrulmasına sebep,
duyduğun ızdırabın kan olup, gözlerinden akmasına sebep,
yalnızca gözü değil, beyni de fersiz,
kullandığı kelimenin, kurduğu cümlenin,
söylediği sözün nereye gittiğinden habersiz
milli şuurcu şuursuzlara bakma.
 
Milli şuur zigzag çizmez.
Milli şuur düzdür, kıçı başı oynamaz.
Milli şuur için vatan vatandır, bayraksa bayrak.
 
Evirmece, çevirmece, kıvırmaca yoktur.
Milli şuur için terörist teröristtir.
Bebek katili bebek katili,
vatan haini ise vatan hainidir.
 
Milli şuur;
10 Kasım’da,
o kara soğukta
saat dokuzu beş geçe,
bir inşaat iskelesinde,
yerden belki 10 metre yükseklikte,
saygı duruşuna geçen inşaat ustasıdır.
 
Ucu direğe sıkışmış ay yıldızlı al bayrağı
göklerde özgürce dalgalansın diye
sıkıştığı yerden kurtarmaya çalışan yaşlı teyzedir milli şuur.
 
Milli şuur;
bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken,
İstiklal Marşını duyunca,
bahçenin ortasında çivi gibi çakılıp,
marş bitesiye
tepeden tırnağa sırılsıklam olan öğrencidir.
 
Garip ama henüz dili tam çözülmemiş,
boyu 1 metre bile yok,
lakin ablalarının, abilerinin karşısına geçip,
yırtınırcasına “Tüyk’üm, doyyuuyum, çalışkanım” diye haykıran yavrucaktır milli şuur.
 
Milli şuur;
bir sosyal deneyde,
yatık şekilde yere bırakılmış Atatürk portresinin
yana yatmış halinden rahatsız olup, düzeltirken
bastonuna tutunarak ancak ayakta durabilen yaşlı amcadır.
 
Samsun’dan gelen Can Bayrağı, Kan Bayrağı,
yağmur, çamur, soğuk demeden,
sırılsıklam olmayı, üşümeyi umursamadan
kendinden sonrakine taşıyan yiğittir milli şuur.
 
Milli şuur
Akdeniz’de bir kısrak başı gibi uzatan vatan toprağında,
aynı semanın, ayın yıldızın, al bayrağın altında,
ona zerre halel getirmeden,
aslın ne, astarın ne demeden,
nereden geldin, nereye gidersin demeden,
biz demeyi bırakıp sen ben demeden,
can cana, kan kana, yan yana
tek yumruk yaşamaktır.

22 Ocak 2026 Perşembe

KEŞKE SEYRETMESEYDİM .YİNE ABANDONE OLDUK !

19.01.2026 Saat 22:25 TV’de bir haber programı izliyorum. İçeriği başka iken bir anda program Suriye’deki gelişmeleri vermeye başladı. ABD’nin gazı ve desteğiyle neredeyse Suriye’nin ortalarına kadar gelen PKK-PYD-YPG’yi Suriye ordusu sürerek Rakka’ya kadar gelmiş, girmişti. Haseke’ye ilerliyordu. Kamışlı zaten neredeyse son nokta. Bir gelişme olmazsa PKK-PYD-YPG’nin gideceği yer kalmayacak. Öyle bir hava var. Suriye’nin kuzeydoğusuna sıkıştılar anlaşılan. O kadar ki çok zorda kalınırsa Türkiye’ye kaçın mesajları verildiği söyleniyor. Bu gece belki de Suriye’de PKK’nın kontrolünde hiçbir yer kalmayacak. Türkiye ve Irak sınırının korunduğu, YPG’nin Türkiye ve Irak’a geçmesine müsaade edilmeyeceği, Suriye ordusuna teslim olmaya mecbur kalacakları anlatılıyor. Irak İçişleri Bakanı sınır boyunca önlem alındığını sınır geçilmeye çalışılırsa ateş açılacağını söylüyor vs.

E ne oldu şimdi? Rusya ve İran Suriye’den çıkınca, Rusya’nın Akdeniz’e inme riski nispeten kalmayınca kısaca Suriye’de Rusya, İran vb etkisi azalınca üstüne bir de Şara ABD’nin suyunda hareket edince başkalarının atına binerek hayat sürme çabasında olanlar artık hep olduğu gibi su nereye akarsa o yana akacak, at ne tarafa giderse o tarafa gidecekler. Ha at üstünden atarsa da düşüp bir yerlerini kıracaklar. Suriye’nin kuzeyinde küçücük bir bölgede kendilerini korumaya çalışacaklar. Orada yerleşim birimlerinin yoğunluğundan dolayı Suriye ordusunun diğer bölgelerde olduğu kadar yoğun saldırı yapamayacağı, bölgenin bir anlamda kalkan gibi kullanılacağı yorumu da var.

Ah halklar, ah çoluk, çocuk, ah masumlar. Olan yalnızca size oluyor. Farkında mısınız? Birilerinin sanki sizin haklarınızın peşinden koşuyormuş gibi davranarak, seni de öyle aldatarak kendi çıkarları peşinden koşarken yarattığı kaos ortamları, silahlı çatışma ortamları, savaş ortamlarında iyi yada kötü ne hak ettiğin sağlık hizmetini alabiliyorsun, az ya da çok ne eğitim hakkından bahsediliyor, açlık sefalet zaten diz boyu. Bırak fırsat eşitliğini falan, komik olma. Canının derdine düşüyorsun. Silahlı insanlar sokak aralarında dolaşırken bırak dışarı kafanı çıkarmayı perdeyi dahi açamıyorsun. Maalesef gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde, şahsi menfaatleri için her haltı yiyenler sizleri bu elim sonuca sürüklüyorlar. Oysa insan sobanın sıcak olduğunu elini sobaya değmeden, elini yakmadan da anlar. Elini yakan birini görmesi kafidir.

Olacak gibi değil sıcak saatler yaşanıyor. Şimdi Şara Trump ile yaptığı görüşmeyi açıkladı. Trump ile Suriye’nin bütünlüğü noktasında mutabık olduklarını, bütünlüğü sağlamak için gerekenin yapılacağını ve devlet bütünlüğü içinde Kürtlerin de haklarının gözetileceği söyleniyor. Şimdi muhabir Suriye ordusunun elindeki askeri araçların çokluğuna inanamadığını bu kadar sürede bu kadar aracın nasıl temin edildiğine şaşırdığını, araçların peş peşe bölgeye doğru gittiğini, ardı arkasının kesilmediğini söylüyor. Bölgede PKK PYD YPG boşa bastı. Güvendiği karlara karlar yağdı. ABD yüzüstü bıraktı.

Peki ya Türkiye’de, Türkiye’yi karıştırmaya çalışanlar, yukarıda bahsettiğim gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde olanlar, para, pul, şahsi menfaat, kendi rahatının peşinde koşanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak hiç fark etmez tüm Türk vatandaşlarının eşit vatandaşlık haklarını, kazanımlarını Allah korusun kaybedilmesi riskini nasıl alırlar? Bulunduğumuz coğrafyada imkanları en geniş, bölgenin en modern, iyi ya da kötü demokrasisi, hukuku, eğitimi, sağlığı olan ülkesinde bu ülkenin asli unsuru, eşit vatandaşı olma hakkını elinde tutan, İstanbul’daki vatandaşının Van’daki, Kars’taki, Ankara’daki, Tunceli’deki vatandaşının, Çorum’daki, Edirne’deki, Erzurum’daki, Batman’daki, Şanlıurfa’daki vatandaşından farklı olmadığı gerçeğini nasıl görmezden gelirler? Hak arayışı, insan hakları vb maskeleri ile ayrılıkçı kafa “sözde” öncüsü olduğunu iddia ettiği insanların, son derece problemli, kaotik bir bölgede mukayese götürmez en güvenli limanında yaşama şansını kaybetmeleri ihtimalini nasıl görmezden gelirler. Afganistan’ı, hemen yanı başındaki Irak’ı, Mısır’ı, Libya’yı, yine burnunun dibindeki Suriye’yi, insanların, masum insanların onlarca yıldır süren perişanlıklarını, yurtlarını, yuvalarını bırakıp gitmelerini nasıl görmezden gelirler? Ya da görürler de umurlarında değildir.

İTİLİP KAKILMIŞLIĞIMIZ, MERHEMİMİZ İLACIMIZ

Döneminin çok iyi yetişmiş, sadece alanında değil, her manada her konuda donanım sahibi, hangi koltuğa, hangi makama otursa hakkını fazlasıy...