1 Mart 2024 Cuma

BİR AVUÇ MU?

Şevki Yılmaz geçenlerde Osmanoğlu Ailesinin bir düğününde “Osmanlı’yı süren soysuzları lanetliyorum.” diyerek, bildik cumhuriyet ve Atatürk düşmanı tavrını sürdürdü. Ne acıdır ki bu adam on yıllardır bu memlekette, ‘dikkat cumhuriyetin her türlü nimetinden istifade ederek’ başta Atatürk olmak üzere cumhuriyeti kuranlara hakaretler ediyor. Cumhuriyetin bir tane kurumu da çıkıp adama, dur bakalım, bunun şöyle bir karşılığı var demiyor. Cumhuriyetin savcıları, yani ‘cumhuriyet savcıları’ da bunun hesabını kendisine sormuyorlar.

Meselenin ertesinde çıktı Özgür Özel "Bu ülkede Şevki Yılmaz’lar bir avuçtur, biz bütün Türkiye’yiz" dedi. Nasıl büyük bir yanılgı. Bu gruptaki bir motivasyon cümlesi ise; o dahi olamaz. Ana muhalefet liderinin Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı kitlenin sayısındaki artışı görmüyor olması ancak hayal kırıklığı olabilir. Yok görüp de görmezden geliyor, küçümsüyorsa o da ancak talihsizlik olabilir. Maalesef böyle slogan cümlelerle olmuyor. Altını doldurmak gerekiyor ki hiç kolay bir iş değil.

Bugün hemen her gün bir yenisini duyduğumuz, artık milyonlar haline gelmiş cemaatleri, tarikatları görmüyor olabilir misiniz? Siyaset üzerindeki etkilerini görmüyor olabilir misiniz? Henüz üzerinden çok da zaman geçmemiş olan demokrasiye müdahaleyi unutmuş olabilir misiniz? Haberliymiş, habersizmiş ya da politikalarını beğenirsiniz beğenmezsiniz, ne olursa olsun, seçilmiş bir yönetimi devirmeye kalktılar. Hangi bir avuçtan bahsediliyor acaba?

Yıllardır Atatürk'ün kurduğu demokratik, laik, hukuk devletinin kanatları altında, dünyaya aynı pencereden bakıyor olmanın, benimsediğin anlayışla yönetiliyor olmanın güveni, rahatı ve keyfiyle Atatürk ve cumhuriyet karşıtı gelişmelere karşı parmağını kıpırdatmadın. Kim bu parmağını kıpırdatmayan mı dediniz? Yalnızca biri, birileri, ya da bir parti değil herkes, hepimiz. Milliyetçi, devrimci, liberal, muhafazakâr, dindar, ateist, modern Türkiye Cumhuriyeti’ni, Atatürk’ü, demokrasiyi, laikliği benimseyen herkes. Herkes yan geldi yattı. Öyle olmasa bu kadar ayyuka çıkar mı? Bu provokatörler hiç çekinmeden, uluorta ileri geri konuşuyor. Hakaret ediyor. Gözaltına alınıyor. Gözaltına alındığı haber oluyor. Sonra ne oluyor? Bilmiyorum! Arkasını soran yok. Hani nerede siyasi partiler? Hani sivil toplum kuruluşları? Hani basın? Hani Atatürk’ü benimseyenler nerede? Yok. Yoklar. Varsa da cılız, zayıf, eksik. Allah aşkına “Türk’üm” demekten utananlar gibi “Kemalistim” yada “Atatürkçüyüm” demekten imtina eder oldunuz.

Kimse kusura bakmasın da sen hazırdaki ile yetinirken birileri etrafına öyle bir avuçla mukayese dahi edilmeyecek sayıda insanları toplayıp, onlara “Osmanlıyı yıktılar”, “halifeliği kaldırdılar”, “bir gecede cahil bırakıldık”, “dine düşmanlık ettiler”, “camileri kapattılar” türünden yalan yanlış propagandalar yaptılar. İşin içine mübarek dinimizi kattılar, bir şekilde çevrelerindeki insanları ikna ettiler. Atatürk’ü, cumhuriyet algısını yıprattılar da yıprattılar. Ve daha da önemlisi her geçen gün sayılarını artırdılar. Hep söylüyorum, sen de bal gibi biliyorsun, görüyorsun ve seyrediyorsun. Atatürk’e, demokratik, laik, hukuk devletine, cumhuriyete muhalefet öyle birkaç yıl önceden değil, cumhuriyet kurulduğundan beri süregelen, dozu sürekli artan bir gerçek. Elbette kimileri maşaydı, kimileri gerçekten buna inanıyordu ya da kendi postu, kendi menfaati, kendi etki alanı, kendi gücü için yapıyordu. Ne amaç için olursa olsun bunu yaparken artık öyle bir avuçla izah edilemeyecek bir noktaya geldiler. Şöyle bir etrafına bak. Şöyle zülfü yâre dokunan bir şey olduğunda, “mesela bir televizyon dizisi”, gör bak nasıl tepkiler veriyorlar. Ya sen? Hukuk dairesinde neyi ne kadar sorguluyor, tepki veriyor, takip ediyorsun? Ki mesele sadece sorgulamak, tepki vermek, takipçisi olmak da değil. Bak insanlar yurt yapıyor, okul yapıyor, dernekler, vakıflar kuruyorlar. Bazıları Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değiştirilemez maddelerine muhalefet ettiği halde ne oluyor, nasıl oluyorsa kendileri gibi düşünenlerin sayısını artırmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Siyaset kurumu ise bu kitlelerin oyunu alabilmek için sesini çıkarmıyor.

Nerede modern Türkiye Cumhuriyetinin savunucuları? Nerede demokratik, laik hukuk devletinin, nerede Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerinin taraftarları. Nerede dernekleri, vakıfları, okulları, yurtları? Nerede o cumhuriyetin ilk yıllarının idealist halk evleri? Şimdikiler ne yapar bilmiyorum. Nerede canım köy enstitüleri? O canım köy enstitüleri.

Sayın Özgür Özel, cumhuriyet düşmanları bunu yaptığında açılan davalardan başlarını kaldıramaz hale gelmeliler. O kadar ki varlıklarını sürdüremeliler. Öyle bir kurum iki kurum değil tüm örgütler dava açmalı haklarında. Kurtulamalılar. Tabi eğer anayasaya aykırı hareket ettiler ve ediyorlarsa. Ve tabi ki sizin gibi toplumun önündeki insanlarda Atatürk gibi düşünen, halkçı, devletçi, devrimci, milliyetçi, cumhuriyetçi, laik, vatanı, milletini, bayrağını seven, çalışkan nesiller yetiştiren politikalar geliştirmeli, hayata geçirmelisiniz. Bunun için iktidar olmak da şart değil. Gerçek değişim böyle olur. Değişim, grup toplantısında konuşmayı yapanın değişmesi demek değildir.

27 Ocak 2024 Cumartesi

BU ADAMI TAHMİN EDİYORUM MU? YOKSA BÖYLE ÇOK VAR MI?

Adam zır cahil. Neredeyse 60 yaşına gelmiş. Israrla iddia ediyorum ömrü boyunca ders kitapları dışında 10 tane kitap okumamıştır. Ders kitaplarını okuduğu konusunda dahi şüphem var. 4-5 tanesini sor, mümkün değil sayamaz. Ya da mesela bir paragraf, bir metin oku, imla hatası yapmadan yazamaz. Yahu bende iddia ediyorum yazamaz. Geçtim “dahi” anlamındaki “de” ile “-de” ekini ayırt edebilmeyi, hangi noktalamadan sonra büyük harfle başlaması gerektiğini bilmeyen bir adam.

Peki, eleştirimin dozu biraz fazla mı? Kesinlikle değil. Az bile. Bir insan elbette cahil olabilir. Hatta hiç okuma yazma bilmeyebilir. Ne haddime? Bana ne oluyor? Üstüme vazife mi? Yok ama bu durum öyle değil. Cahil ya da değil insan gibi insan olanın başımın üstünde yeri var. Öyle dostlarım, iş yaptığım insanlar yok mu? Elbette var. Ancak bu durum başka. Adamın ulusal bir kanalda programı var. Allah’ın her günü o kanalda yorumlar yapıyor. Her konuda fikri var. Magazin ise magazin, spor ise spor, ekonomi ise ekonomi, siyaset ise siyaset. Bir adam kamunun önüne çıkıp, hem de ulusal bir kanalda ahkam kesiyorsa, ahlak, gelenek, görenek, hukuk, seçimler, seçmen davranışları ve benzer her konuda yorum yapıyorsa ve bu yorumu yaparken bir siyaset bilimci, bir akademisyen edasıyla yapıyorsa koşullar değişmiş olmuyor mu? Dost sohbetlerinde ne yaparsan yap ne dersen de kimseyi ilgilendirmez. Ancak televizyonlar seni bunları konuş diye ekranlara çıkarıyorsa, sende bunu televizyonlarda yapıyorsan benim de hakaret etmemek kaydı şartıyla gerekirse en ağırından eleştirme hakkım var.

Daha korkunç olanı ne biliyor musunuz? Bir kişi çıkmış ortaya, yağmış, gürlemiş, saçmalamış. İnan bu sorun değil. Korkunç olan bir karşılığının olması. Dön kendine, kendi hayatına bak demeden söylediklerine itibar eden hatırı sayılır bir kitlenin olması. Bir ara 18 – 19. yüzyıl Bizans, Yunan baş giysisini sanki Osmanlı başlığıymış gibi kafasına geçirip, Atatürk düşmanlığı, cumhuriyet düşmanlığı yapan ve kitleleri arkasına takan akıldan sıkıntılı bir abi vardı. Bu hal ondan da beter. Onda; kötüye de kullansa, doğru ya da yanlış en azından bilgi vardı. Bunda bilgi sıfır. Rakamla “0”

Neyse ekmeğini yiyip, suyunu içtiğim canım Gaziantep’imin, Gazianteplilerin bir sözüyle bitireyim. TV yorumcumuz böyle ise geldiğimiz noktayı, ahvalimizi “Sen sana hesap et.”

 

25 Aralık 2023 Pazartesi

SÜLEYMAN'DAN HAKKIN ALIR KARINCA

Medyada sokak köpeklerini korkunç canavarlar, çok büyük tehditler gibi gösteren bir süreç işliyor. Sanki birisi düğmeye bastı. Nedir bu? Yapılacak bir şeylerin hazırlığı mı? Kolaya kaçmak mı? Yoksa bizimkisi algı da seçicilik mi?

Peki de köpekler insanlara, hatta çocuklara saldırmadılar mı? Saldırdılar. Köpeklere üzülüyorsun da insanlara, çocuklara üzülmüyor musun? Mümkün mü? Öyle şey olur mu? Nasıl üzülmeyeyim? Hem o yavrucaklar için üzülüyorum hem benim başıma da gelebilir diye tedirgin oluyorum. Tıpkı senin gibi.

Tamam da şimdi bir de şuradan bak; kıyasla mesela; Allah’ın her günü bir değil, iki değil, kadın cinayetleri, yine çocuk istismarcıları, trafik canavarları, maganda kurşunları. İnsanın insana ettiğinin yüzde birini ediyor mu bu canlar? Ya insanlar? İnsanlar yaptığında neden sesler yükselmiyor?

Hadi yine başka bir bakış açısıyla bakalım; onlara kötülük eden, tekme atan, kürekle döven, boyunlarına ip bağlayıp aracının arkasında yollarda sürükleyen, tecavüz eden, kavga köpeği olarak yetiştirip, zifiri karanlık odalarda bekleten, sonra sokaklara atan, kuyruklarını, kollarını, bacaklarını kesenler olmasa, hep şefkatle yaklaşılsa saldırılar mı sanıyorsun? Ben söyleyeyim asla! Zihninde kendisine bunu yapan asıl canilerden bir kalıntı olmasa, seni bir tehdit olarak görmese, sevgi ve şefkat gören bir köpek saldırır mı sanıyorsun? Asla!

Türkiye’de kimi yerleşim birimlerinde köpekler, kediler insanlarla öylesine güzel, iç içe yaşıyorlar ki hemen tüm mesken ve işyeri sahipleri onlara sahip çıkıyor, su ve mama veriyor. Mağaza kapılarında, camekan önlerinde, özellikle kışın sıcak buldukları her yerde barınıyorlar. Onlar insanları, insanlar onları seviyor. O kadar ki internet kimi turistlerin Türkiye’deki bu duygusal güzelliği, bu insani yaklaşımı anlatan paylaşımlarıyla dolu.

Şimdi çıkmışlar “bu canlar toplatılsın, birkaç hafta içinde sahiplendirilsin (Lafta! Sahiplendirme öyle hemen mümkün olacak bir şey değil.), sahiplendirilemezse belediyeler barınaklara toplasın. (Her barınak için aynı şey söylenemez ama birçok barınakta ölüme terkedildikleri, ölülerinin ise sağa sola bırakıldığı gerçeği var.) Sahiplendirilememiş, kendiliğinden ölmeyen hasta köpekler ise uyutulsun.” falan türünden laflar ediyorlar.

Ey zalim, binlerce yıl önce köpekleri sen evcilleştirdin, hayatına soktun. Hatta ilk evcilleştirdiğin canlar bu canlar. Onlar sana “lütfen beni evcilleştir” demediler. Aldın onları, dostum diyerek evcilleştirdin, kullandın. Birçok yetisinden ettin. Zaman içinde ihtiyacın azaldı, şimdi bu dostlarını ne yapacağını bilemiyorsun.

Ey zalim, yüce Allah’ın bu dilsiz kullarına zulmü bırak. Tabi gerçekten inançlı isen. “Yarın Hakk'ın divanına varınca, Süleyman'dan hakkını alacak karınca da bu köpekler almayacak mı sanırsın?

17 Aralık 2023 Pazar

CADI KAZANI

 Siyasette öyle şeyler oluyor ki, öyle oyunlar, öyle dalgalanmalar oluyor ki koskoca örgütlerin tepesinde oturanların aymaz, beceriksiz, bu denli hesap kitap bilmez olduğunu düşünmek dahi istemiyorum. O ihtimali hemen siliyorum zihnimden. Olur mu hiç öyle şey? Lakin aksi savları, anlattıkları, iddiaları hiç ikna edici değil. Birinin aklına “ilke”, “ilkeli siyaset” kavramları sanki yeni gelmiş gibi. Diğeri “değişim” diye tutturmuş, seçim arifesinde çok acil lazımmış gibi. Apar topar genel başkanını indirmiş, ama üç beş ayda neyi değiştirip de halkı ikna edecek hiç bahsetmemiş, seçimi nasıl kazanacak hiç değinmemiş. Hoş delegenin oyunu almış. Bizim siyasetimiz maalesef böyle. Neyi, nasıl yapacağınızı anlatmadan insanları hamaset siyaseti ile ikna edebiliyorsun. Ver gazı gitsin. Genel Başkanlığı kapamadıysan da git hemen başka parti kur. Başka bir parti deyince gerek ideoloji olarak, gerek programın, gerekse pratikte dişe dokunur farklı politikaların olmalı değil mi? Yok biz de gerek yok. Dedim ya hamaset kafi. Hatipliğinde iyiyse ver gazı. Üç beş koparırım. Ben de sana sormazsam. Yoksa “hamaset siyasetinin” yanına “öç siyasetini” de mi koymalıyız? Sözümü yabana atma. İnsanın en en güçlü motivasyonlarından biri intikamdır. Yoksa diyorum milli menfaatlerimiz öç siyasetine kurban mı gidiyor?

Vallahi dikkatle, özenle takip ediyorum. Okuyorum. İzliyorum. Dinliyorum. Anlamaya çalışıyorum. Kimseye haksızlık da etmek istemiyorum. Lakin bu yaşananlar neyin hesabı? Kendimi ikna etmeye çalışıyorum. I-ıh! Olmuyor. Geçenlerde bir partinin yöneticisini dinliyorum. Israrla diyor ki; kutuplaşmayı, iki kutuplu siyaseti reddediyoruz. Alternatifler olmalı. Yine, yeniden günaydın. Bu yaklaşımı desteklerim de ne çare; şu anki sistemimizin dünyadaki başkanlık sistemleri ile alakası yoksa da; seçim sistemi iki kutuplu siyaseti desteklemektedir. Bunu başkanlık sistemine geçerken düşünecektiniz. Şimdi ne yaparsan yap genel seçimlerde ittifak yapmadan %51’i yakalamak hayal. Yerel seçimlerde ise senin karşındaki partiler ittifak yapıp sen yapmazsan ittifak yapan oyları da seçimi de alır. Senin seçim kazanman yine hayal.

Bir parti asgari nelere sahip olmalı ki tutunabilsin, gelip, geçici olmasın ve zaman içinde iktidar namzeti olsun. Şöyle bir geriye dönüp bakar mısınız? Kurulmuş ve varlığını sürdürememiş onlarca partiyi bir solukta sayabiliriz. Bir partinin finansman gücü varsa, farklı ideolojik zemini varsa, kurumsal kültürü olup, kurumsal süreçleri çalışıyorsa (ki bu zaten tutunmuş demektir) ya da son olarak ittifak, iş birliği, koalisyon fark etmez bir şekilde iktidarın bir ucundan tutabilme, güç sahibi olabilme imkanı varsa parti varlığını sürdürebilir. Buradaki iktidar ile kasıt sadece hükümet olma değil tabi. Dişe dokunur büyüklük ve adette belediyeyi kazanmış olmak da güç odağı olmak demektir. Bunlar yoksa bir partinin yaşama şansı bana göre yok.

Şimdi ne olacak?

Yine yeniden sözden dönmeler, tükürdüğünü yalamalar, çark etmeler, zigzag çizmeler olmaz, ağızlarından çıkan lafın arkasında durularsa yandılar. Siyaset sahnesinden en az iki parti yok olup, gidecek. Velev ki kapanmasalar dahi yüzde birlik ikilik, üçlük beşlik partiler haline gelecekler. İki parti tamam. Bir üçüncüsü de büyük hezimete uğrayabilir. Bazen bu yaşananların hedefinde CHP’mi var diye de düşünüyorum. Zayıflayan CHP sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Muhalefetin tamamen yok olması demek her şekle, her tehdide açık olmak demek. Allah esirgesin.

3 Aralık 2023 Pazar

MİLLİ ŞUUR

 Nerede izlediğimi hatırlamıyorum bir programda Prof. Dr. İlber Ortaylı tarih bilmenin, en azından bilinmesi gerekenlerin bilinmesi gerektiğinden bahsediyordu. Gelişmiş ülkelerin tarih bilimi konusunda en zayıf olanlarında dahi ülkenin vatandaşı bilmesi gereken temel bazı konuları, önemli tarihleri bilir diyordu.

Bu arada ekrana bir vtr geliyor. Çanakkale Savaşının tarihini soruyorlar, bizimkiler bilmiyor. Erzurum, Sivas Kongrelerini soruyorlar, yine bilinmiyor. Kongrelerin kararlarından birkaç tanesini soruyorlar. Yok, cevap yok. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış tarihi, Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu tarih, Atatürk İlkeleri? Yok, yok. Cevap yok.

Oysa bu ülkede 20-30 yıl öncesine kadar okullarda neler neler öğretilirdi. Bugün yaşım 57 olmuş, neredeyse hiç şaşırmadan Osmanlı Padişahlarını sayarım. Bir solukta okurum 10 kıtasını İstiklal Marşının. Malazgirt Savaşını, İstanbul’un Fethini, tarihlerini, 30 Ağustos’u, 9 Eylül’ü, Ertuğrul Gazi’yi, Şeyh Edebali’yi, Fatih’i, Kanuni’yi, Atatürk’ü, İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı, Kazım Karabekir’i nasıl bilmem? Cumhuriyetin idealist öğretmenleri ne öğretmenlerdi. Cumhuriyet onları nasıl bir ruhla yetiştirmişti. Cumhuriyet, demokrasi, Atatürk, vatan, millet, devlet aşığı öğretmenler. Biri ikisi değil. Hepsi birbirinden kıymetliydi. Nasıl bir milli şuurla yetiştirilmişlerdi. Çok fesat sokuldu bu milletin arasına. Alevi, sünni, sağ, sol. 70’li yıllarda sağcı solcu meselesi vardı. Öğretmenlerde elbet etkilendiler bunlardan ama sağcı da olsalar, solcu da olsalar ne vatansever öğretmenlerdi. Dedim ya tek dertleri vatan, millet, bayraktı. Hiçbirinin Atatürk ile bir problemi olmadığı gibi Atatürk ilkelerinin savunucularıydılar.

Bir milleti yok etmenin en kolay yolu önce milli şuurun yok edilmesi, hep dillendiriyoruz, toplumu bir arada tutan değerlerden, ilkelerden, ülkenin kurucusu, lideri, bayrak, vatan, vatanseverlik ortak paydalarından uzaklaştırılmasıdır. Kimisini din ile ayrıştırırsın, tarikatlar, dergahlar, cemaatler alır başını gider, kimisini Osmanlıcı der koparırsın, kimisinde Kürt milliyetçiliğini kaşır, kışkırtırsın. Bu ve benzer şekilde bölemediklerine de milli gün ve bayramlarını unutturursun, Türk kelimesinden, Atatürk’ten uzaklaştırırsın vs. Bu şekilde milli şuuru tahrip edilen, yok edilen toplumun ortak bir idealinin, birlikte yaşama iradesinin kalmaması son derece doğaldır. Dikkat ediyor musun kimi ülkelerde ülke işgal edilirken işgalciye direniş dahi göremiyorsun, hatta işgalcilerle işbirliği yapıp, kendi yönetimlerini devirmeye kalkanlar oluyor. Örnek mi? Öncesinde mesela Irak’a bak. Son dönemde şu Suriye’de olanlara bak. Suriyelileri vatanlarında kalıp, savaşmadıkları için eleştiriyorsun ya; ebette haklısın. Ama neden diye hiç sordun mu? Bu ihanet birdenbire zembille gökten inmiyor. On yıllar içinde yavaş yavaş büyütüyorlar ruhsuzluğu, şuursuzluğu, ihaneti.

Söylediklerimize paralel kendimize bakalım. Belli bir kesim PKK’ya sempati duymaya başlamış. O kadar ki çözüm süreci döneminde kendi silahlı güçlerini kurmak, kendi yönetimlerini oluşturmak gibi teşebbüsler oldu. Bir başka kesim demokrasiden, cumhuriyetten, laiklikten uzaklaşmış. Her geçen gün sayıları artarken Osmanlıda Osmanlı diyor. Bu kısmı devletin camisinin minberinden konuşurken atalarına rahmet okurken Sultan Vahdeddin’i sayıyor da Atatürk’ü saymıyor. Bir cemaatin, tarikatın, bir hocanın peşine düşmüş milyonlar. Maalesef eğitim sistemi o haldeki; sayesinde gençler ne 18 Mart biliyor ne 23 Temmuz, ne de 4 Eylül. Her sene büyük coşkuyla kutlanan milli bayramlar bize 29 Ekim’i, 23 Nisan’ı öğretir, unutmamıza fırsat vermezdi. Muhteşemdi. Her sabah söylediğimiz andımız ruhumuzu okşardı. “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” yerleşirdi bilinçaltımıza. Şimdi o da yok. Dedim ya çeşitli yol ve yöntemlerle ülkenin sınırları içinde farklı başlıklar altında da olsa milli şuurdan yoksun popülasyonu artırdıkça sonuç hiçte sevimli olmaz. Milyonlarca Suriyeli ya da farklı ülkelerden sığınmacı doldu canım ülkeme. Ağzını açtığın an senin gibi düşünmeyenler tarafından “hümanizm”, “Müslüman kardeşimiz” demagojisi yapılıyor. Senin sahip olduğun milli şuura sahip olmayan milyonların ülkeye dolmasında hiçbir mahsur görmüyorlar. İnanıyorlar. Kendimizi kandırmaya devam ediyoruz ama görülüyor ki bunlar dönmeyecek. Yıllar oldu. Olacak da. Adam burada düzen kurdu, kuruyor, kuracak. Sonrasında nasıl gidecek? Dikkat bu milyonlarında hiçbiri Türkiye Cumhuriyeti ruhuyla büyümedi. Ne Atatürk, ne Karabekir, ne İstiklal Marşı biliyor. Hiçbiri İstiklal Harbi’ni okumadı, Ne Alparslan, ne Fatih, ne Kanuni, ne Birinci İnönü, ne Sakarya Meydan Muharebesi biliyor. Yahu bunlar çok mu önemli. Tahmin edemeyeceğin kadar çok! Çoookkkkk önemli. Bilmesi dahi yetmiyor. Bunlar konuşulduğunda duyguları kabarmalı. Kabarmıyor. Kabarmayacak. Allah korusun zora düştüğümüzde hiçbiri kaba tabirle iplemeyecek, umursamayacak. Ya işbirliği yapacak zalimle, ya Yunanistan’a, Bulgaristan’a Gürcistan’a kaçmanın yollarını arayacak. Senin ülkene ne olduğu konusu umurlarına gitmeyecek. Evet verdiğim örneklerdeki nüfusu şöyle kabaca toplarsan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu iradesinden, ilkelerinden, milli ruhundan, şuurundan uzak milyonlar oluştuğunu görürsün.

Toparlarsak; Türkiye’de siyasi partilerin ideolojileri her ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin omurgasını oluşturan cumhuriyetçilik, devrimcilik, laiklik, devletçilik, halkçılık, milliyetçilik ilkeleri ile çelişmemelidir. Yine anayasamızın ilk üç maddesi olan “1. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”, “2. Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” ve “3. Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” olan bu maddelere sıkı sıkıya bağlı olmak zorundadır. Kimse bu omurgaya, ilkelere ve anayasanın ilk üç maddesine muhalefet eden, bunları şu veya bu şekilde yıpratan bir parti olmamalıdır. Kabul görmemelidir. Yalnızca parti değil, ülkenin omurgasına muhalefete eden STK, cemaat, tarikat vb de olmamalıdır. Aksi hali gelişmiş, en gelişmiş, ileri, en ileri, süper v.b. eklerle bir araya getirilmiş demokrasiler ile açıklayamazsın. İnsan haklarıyla, düşünce özgürlüğüyle vs açıklayamazsın. Üniter devleti olumsuz süreçlere zorlayacak, dışarıya karşı zayıf düşürecek, milyonlarca vatandaşının rahatını, huzurunu kaçıracak her türlü yaklaşım kabul görmemelidir. Görüyorsa da olacakları hak etmişsindir.

22 Kasım 2023 Çarşamba

BUNUN NERESİ SAVAŞ?

Daha önce iletişim de kullanılan kavramların, kelimelerin önemi ile ilgili bir şeyler yazmıştım. Yerli yerinde kullanılması, tam olarak ne anlatılmak isteniyorsa onu tarifleyip, tariflemediği, kullanıldığı yer, kullanış şekli, sesimizin tonlaması hepsi birbirinden önemlidir.

Hatta ve hatta sizin Türkçede seçtiğiniz son derece yerli yerinde, doğru bir kavram yada kelimenin İngilizcedeki karşılığı tam olarak anlatmak istediğinizi anlatmayabilir.

Değil ki tamamen yanlış kelimeler kullanmak fiyaskodur herhalde.

Gazze’de yaşananların “İsrail Filistin Savaşı” veya “İsrail Hamas Savaşı” şeklinde tanımlanmasını son derece yanlıştır. İsrail destekçisi ülke yönetimlerinin bilerek böyle kullandıklarını düşünüyorum. Yaşananlara savaş dersen savaşta insan ölür. Meseleyi olağanlaştırır. Kendi ülkelerine, seçmenlerine anlatabilmek, uluslararası camiada yapılanlara meşruiyet kazandırmak için zihinlere böyle yerleştirmek son derece akıllıca. Oysa bu savaş değil. Karşınızdaki insanlar silahlı değil. Filistin’de binlerce savunmasız insanın, çocuğun, bebeğin öldürülmesinin savaş ile ne akası var?

Savaş nedir?

Devletlerin aralarındaki sorunların çözümünde diplomasiyi, siyasi ilişkilerini bir kenara bırakarak silahları, ordularıyla karşı karşıya gelmeleri, eyleme geçmeleridir.

Dikkat savaşta karşılıklı silahlı güçler vardır. Hedef; yine silahlı güçler olup, asla sivil halk, çoluk, çocuk, bebek, hastane, okul değildir.

İç savaş nedir?

Bir ülkede farklı yapıların, birbiri üzerinde egemen olmak, yönetimi ele geçirmek maksadıyla silahlı eyleme geçmesidir ki burada da yine karşılıklı silahlı güçler vardır.

Sivilleri, çoluğu, çocuğu, bebeği canice yok ediyorsan burada bir savaştan bahsedilemez. Bu dümdüz terördür. Adil bir değerlendirmede kararın bu olacağını düşünürken iki yüzlülüğün, çifte standardın alıp başını gittiği dünyada aksi düşünülebilecektir. Hiç şaşırmam, şaşırmıyorum.

Her neyse İsrail destekçisi kimi ülkeler buna “savaş” diyedursun vicdanı olan, insan evladı olan, yaşananları desteklemeyen ülkeler, yönetimler, uluslararası organizasyonlar, gazeteciler, kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları katiyen “savaş” dememeliler.

Bir diğer iletişim hatası ya da kazası da şu ki; aslında daha önce de yazmıştım; meseleye İsrail ya da Hamas taraftarlığı perspektifinden, inanç meselesinden bakmaktır. Bunu İsrail destekçileri elbette böyle yapmak isteyeceklerdir. Hayır buna müsaade edilmemelidir. Doğru iletişimin tarafları İsrail ya da Hamas vs değildir. Doğru iletişimin tarafları vahşice öldürülen çocuklar ve o canları öldüren canilerdir. Doğru iletişimde Hamas’ın falan değil, ölen yavruların yanında olunduğu gerçeğidir. Destek verilmek istenen oradaki masum sivillerdir. Hata yapıp aksi mesajlar verilmemelidir.


19 Kasım 2023 Pazar

BÖYLE GİDERSE İYİ PARTİNİN İŞİ ÇOK ZOR

Zaman zaman dillendirdiğim bir tahminimi biraz açmak istiyorum. Tahmin değil de öngörü demek belki daha doğru olur. İyi Parti bugüne kadar ki politikalarında seçmeni çok fazla şaşırttı. Kısa aralıklarla birbirinin zıddı, biri bir uçtan, diğeri bir diğer uçtan hamleler yapınca seçmen abandone oldu. Son olarak aldıkları karar şöyle; İyi Parti artık hiç bir partinin arkasına takılmayacakmış. Bugüne kadar takıldılar mı bilmiyorum ama bundan sonra takılmayacaklarmış. Takıldılar mı? Takılmak nasıl oluyor? Bilemedim. Ya da ben öyle görmedim açıkçası.

İttifak ile başlayan süreç kastediliyorsa diyebilirim ki en doğru işi yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun hakkını teslim etmek lazım. Doğru hamlelerdi. Önce meclise girdiler. Ortağı ile dürbünle görecekleri belediyeleri aldılar. CHP’nin desteği olmasa İyi Parti belki de olmadan yok olacaktı. Neden böyle söylediğime değineceğim. Neyse ittifakdaki rollerini kastediyorlarsa; her ittifakta, her koalisyonda büyük olanın sesi nispi olarak daha çok çıkabilir. Ekranlarda, meydanlarda daha çok görülebilir. Çok normal. Elbette konsensüs önemlidir ancak en büyük partinin adayı adaylıkta ısrarcı olabilir. Bu da gayet normal. Açık ara en büyük partinin genel başkanı ben olacağım demişse birileri çıkıp hayır olmaz diyemez, dememeli. Ya da yandan yandan politikalar güdemez, gütmemeli. Diyorsa da en fazla çeker gider. O ana kadar ki yol yürümenin hatırına, etik olarak çirkin laflar etmeden, oyunbozanlık etmeden yollarını ayırır. Pişmiş aşa su katmaz.

Allah aşkına “birilerinin arkasına takılmak” anlamında kim ödün verdi ki? İyi Parti bence bu ittifaktan kârlı çıkan parti. Dedim ya birlikte yol yürüme olmasaydı belki de şu an İyi Parti hiç olmayacaktı. Memleketin halinden memnun değilse muhalefet ki adı üstünde zaten muhalefet, memnun olunmayan bir yere gidiyorsa memleket, iktidara alternatif olmak ve hatalı bulduğu işleri düzeltmek iddiası için, gerekiyorsa ödün, taviz, fedakârlık etmekse mesele; doğrusu Kılıçdaroğlu olması gerekenden çok daha liberal davrandı, çok daha fazla kendinden küçük partilere oyun alanı bıraktı. O kadar ki Temel Bey ve Gültekin Bey’in dışında herkes ittifakı zora sokacak her türlü kelamı etti. Elbette bir siyasi partinin genel başkanı konuşacak. Ancak siyaset yapıyorsanız, dilinizin kemiği olacak. Siyasette yeri geldiğinde ağzınızı torba gibi büzmeyi becerebileceksiniz. (Bizimkiler katiyen beceremez bu işi ya neyse) Her mevzunun yeri, zamanı, kıvamı vardır. İttifak ortağınızın hassas olduğu yerleri, onu zora düşürecek lafları ulu orta söyleyemezsiniz. Milliyetçi bir ortağınız var ise mesela. Çıkıp anayasadan “x” kelimesini çıkaracağız türünden radikal laflar edemezsiniz. Etmemelisiniz. Ya da partinin genel başkanı aday olmasın diye her türlü ayak oyununu çeviremezsiniz. Ortağınız sustukça da bundan cesaret alıp, gevezeliğin dozunu artıramazsınız. Ortaklar içinde en çok konuşması gereken olgunluk gösterdi, sustu. Hep dilini tutamayanların arkasını topladı. Dağıttılar topladı. Zigzag çizdiler, övdü, methiyeler düzdü. Yaranamadı. Kendi partisi, seçmenler, tellallar, papağanlar, herkes ama herkes, mütevaziliğe, efendiliğe, ince görmeye alışık olmayan herkes eleştirdi, vurdu da vurdu. Muhalefette en olması gereken asgari müşterek, elzem konularda ortak payda idi. Bu konuda en eğitimli olanlar, sosyal bilimciler, siyaset bilimciler, uzmanlar dahi duygusal (!) davrandı. İşin matematiğini göz ardı ettiler. Vay efendim neden x sayıda milletvekili verdi. Vay şunu verdi vay bunu verdi. Kimse oturup, sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı matematiği yapmadı, yapamadı. Sayın Cumhurbaşkanı çok mu meraklı DSP ile, YRP ile Hüdapar ile ittifak yapmaya. Ancak onlardan gelecek %0,5 - %1 oranında oyun cumhurbaşkanlığı kazanmada %10’dan %20’den kıymetli olabileceği ihtimalini, %1 bile olmayan bir partinin desteğine ihtiyaç duyabileceği gerçeğini göz ardı etmedi. DSP ile hiçbir zaman oy alamayacağı bir zümreden birkaç tane dahi olsa oy aldı. Yeniden Refah Partisi ile Saadet Partisini böldü aşağı çekti. Herkes ittifak yapmadığı halde Millet İttifakını HDP ile ittifak yapmakla suçlarken, Erdoğan Hüdapar ile ittifak yaptı. Kimse bir şey diyemedi. Demem o ki Erdoğan’ın yaptığı hesabı Kılıçdaroğlu da yapmıştı ve siyasette kimi zaman %1’in, %2’nin çok daha fazla ettiği gerçeğinin farkındaydı. Ne Erdoğan ne de Kılıçdaroğlu’nun yaptığı hesabı kimse yapmadı. Aralarındaki fark Erdoğan’a kimse bir şey diyemedi ama Kılıçdaroğlu’na vurdular da vurdular.

Neyse ben daha önce de söyledim Erdoğan olduğu sürece muhalefet böyle bir oy oranını bir daha zor görür. Tarih zaman içinde Kılıçdaroğlu’nun hakkını teslim edecek, muhalefetin en yüksek oyu alan cumhurbaşkanı adayı unvanını kolay kolay kimse egale edemeyecektir.

Rakamların sihrine ve yine rakamların yalan söylemeyeceğine inanarak benzer şekilde İyi Parti’den devam edeceğim. İyi Parti kimsenin arkasından gitmeden kendi rüştünü ispatlayıp, halkın teveccühüne mazhar olma kararı almış durumda. Peki bu oy hangi partilerden gelecek? Ak Partinin desteğiyle MHP’nin aday gösterdiği yerlerde İyi Parti’nin kazanma şansı sıfır. Bak söylüyorum sıfır. MHP adayının kazanma ihtimali olan bir yerde hiçbir milliyetçi seçmen İyi Parti’ye oy vermez. Tek ihtimal İyi Parti’nin kazanma ihtimali olan yerler. Böyle yer var mı? CHP desteğinin olmadığı hiçbir yerde kazanma şansları yok. Çünkü CHP desteğinin olmadığı koşullarda tek başına AKP MHP ittifakı ile yarışacaklar. CHP küskünlerinden oy alacaklarını düşünüyor olabilirler. Muharrem İnce yaklaşımı gibi. CHP’den ayrılmış İnce bile bunu başaramadı. En fazla CHP’ye zarar verdi. Sanki CHP’den intikam aldı. İyi Parti’de öyle. En fazla en fazla yapacakları o bölgede CHP’nin de kazanmasına engel olurlar. AKP MHP ittifakı kazanır. Hep İzmir örnek gösteriliyor. Sanki mesaj verir gibi İzmir’den aday göstererek başladılar. Ben de İzmir değerlendirmesi yapayım. CHP ve AKP %35 - %45 arası oy alırlar. İyi Parti en iyimser yaklaşımla, en iyi şartlarda %25’i geçemez. Sonuç; İyi Parti ne kadar başarılı olursa CHP o kadar başarısız olur, belki seçimi kaybeder, Ak Parti kazanır. Bunun da ne kadar doğru bir hamle olduğunu zaman gösterir.

Son söz; bizim insanımız kısa aralıklarla değişen perspektiflerdense, istikrarı sever, sadakati, vefayı sever, güven veren siyaseti sever. Şu halde İyi Parti’nin işi çok zor. Karşısına iktidarı almak yerine sanki CHP’yi alan İyi Parti’nin durumunu hep beraber göreceğiz. Ne olacaksa olsun, tek demokrasi kazansın, yeter ki adalet kazansın, lütfen cumhuriyet kazansın. Allah’ım Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Milleti, Vatanı, Bayrağı kazansın. Kurucusu Atatürk kazansın.

BİR AVUÇ MU?

Şevki Yılmaz geçenlerde Osmanoğlu Ailesinin bir düğününde “Osmanlı’yı süren soysuzları lanetliyorum .”  diyerek, bildik cumhuriyet ve Atatür...