Döneminin çok iyi yetişmiş, sadece alanında değil, her manada her konuda donanım sahibi, hangi koltuğa, hangi makama otursa hakkını fazlasıyla verecek kıymetli bir büyüğümüz var. Yanlış anlaşılmasın hala son derece aktif, son derece dinamik, şu anda da milletvekili. Sadece kişiliği ile ilgili pek bir şey söyleyemem, o da şahsen tanımadığım için.
Kendisi
Sivas, Zaralı. Devlet Planlama Teşkilatında çalıştı. Daha önceden Anavatan
Partisinden son 3 – 4 dönemdir de Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili
seçildi. Çok iyi bir hatip. En karışık mevzuları hem konuya hakimiyetiyle, hem halkın
anlayabileceği bir dille, hicivlerle, kıssadan hisselerle, fıkralarla, tarihten
misallerle öyle güzel anlatır ki halk hem anlar, hem unutmaz.
Dindar,
milliyetçi, muhafazakar bir tandanstan geliyor lakin Cumhuriyetin
kazanımlarının farkında biri olarak, halihazırda Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili.
Bu arada Rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in kardeşinin de damadı.
Bildiğim kadarıyla bir de kızı var.
Muhtemelen
tanıdınız ama, tanımadı iseniz, soruyorsanız kim bu kıymetli kişi diye? Yine
soruyorsanız girizgahta bu kadar anlattığın kişi ile ilgili mevzu ne diye? Hadi
gir artık şu mevzuya diyorsanız.
İşte
girdim. İlk önce söyleyeyim bu kişi CHP İstanbul Milletvekilimiz Sayın İlhan
Kesici.
Niçin
onu anlatarak başladım? Bir meclis konuşmasında Modern Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, devletimiz ile ilgili şunları söylüyor; “Benim bir cumhuriyet tarifim
var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki yüz yıllık yenilmişliklerimize, geri
kalmışlığımıza, itilip, kakılmışlığımıza karşı çare olarak, ancak 100 sene kafa
patlatarak bulabildiğimiz merhemin, ilacın adıdır. Biz bu cumhuriyetten en
küçük bir tavizi vermeyiz.” İlhan Bey’in bu sözlerinden çok etkilenmiştim.
Özellikle de “itilip, kakılmışlığımız” kısmı çok etkilemişti beni. Evet 300 yıl
süren duraklama, gerileme, dağılma dönemleri mevcuttu ve özellikle 200 yıl durum
hakikaten berbattı. Bu tatsız dönemdeki devletimizi kurtarma çabalarımız,
ıslahatlarımız her şeye rağmen çıkış yolu bulamayışımız, çaresizliklerimiz. Ve
maalesef doğru itilip, kakılmışlıklarımız. Yahu amma takılmışsın itilip,
kakılmaya. Evet takıldım. Zoruma gider. Yalnızca bir insana uygulanan bu
muamele bile zora gider ki şu an koskoca bir imparatorluğu konuşuyoruz.
1299’da
kuruluyorsun ve 300 yıla yakın zaferler, fetihler, başarıdan başarıya
koşuyorsun. Sadece silah gücü değil, yönetimindeki topraklarda adalet, tertip,
düzen hüküm sürüyor. Niğbolu, Kosova Savaşları, Mohaç, Çaldıran, Trabzon’un, İstanbul’un
Fethi gibi müthiş zaferler ve Osman Bey, Orhan Gazi, Yıldırım Beyazıt, Murat
Hüdavendigar, Mehmet Çelebi, II. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan
Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi çok kıymetli padişahlar bak bu dönemlerin
padişahların çoğu da mareşal. Dikkat muharebelere bizzat ordunun başında
giriyor ve hatta bazıları bizzat meydan muharebesi şeklinde, elde kılıç
savaşıyor. Ne diyorum mareşal padişah. Hiçbir ülkede bu kadarı yok. Başı
sıkışan senden yardım istiyor. Evet Osmanlı İmparatorluğunun (bu arada aslında
ben imparatorluk kelimesinden de pek hazzetmiyorum. Neticede emperyalizm ile
bir etimolojik bağı var.) özellikle bu ilk 300 yıllık dönemi ile ne kadar
iftihar etsek az. Ama ben üzüldüğüm, etkilendiğim ve maalesef bir acı gerçek
olan, Sayın İlhan Kesici’nin işaret ettiği ve benim zoruma giden kısma, itilip,
kakılma meselesine ve “Türk Milletinin kendini bu halden kurtarma ilacının,
merheminin adıdır cumhuriyet” tümcesine gelmek istiyorum.
Bu
cumhuriyet neden çok kıymetli?
Osmanlı’nın
son dönemindeki ızdırabı bilmez isek, bir gerçeği kabul etmez, inkar eder isek ne
cumhuriyetin, ne Atatürk’ün önemini anlamaz, kıymetini bilemeyiz. Haksızlık
eder durur ve gün gelir Osmanlı’nın son dönemine benzer bir halde buluruz
kendimizi ki hak ettiğimizi bulmuş oluruz.
Literatür
diyor ki 1579’da duraklama dönemi başlar. Evet bir şeyler yolunda gitmemeye
başlıyor. Geriye gidişin kimi sebeplerine değiniriz ama bu duraklamanın en
temeline bir konuyu koyalım bence. Burada sanki bir kırılma noktası var. Mısır’ın
fethi, toprakların Osmanlı yönetimine geçmesi ve Abbasi Halifesinden alınan
halifelik unvanı bize geçti. Yavuz Sultan Selim Araplardan Türklere geçen
unvanı, kültürel ve dini otoriteyi pekiştirmek için bölgedeki alimleri, kimi
sanatkarları İstanbul’a getirdi. Çünkü bu durumu hazzetmeyenler oldu. Tabi iki
bin kişi civarında (o döneme göre çok ciddi bir rakam) alim, sanatkar, tüccar
gelince Osmanlıya sadece ilim gelmedi, Arap gelenek, görenek, kültürü de geldi.
Ve bu durum özellikle din alimlerinin ve yetiştirdikleri talebelerinin Osmanlı
yönetimine etkisiyle devam etti. Burada çok genel bir tabir kullanacağım. Bence
bu oluşan yeni koşullar yalnızca bir iki uzmanlık alanını değil Osmanlı’nın
meselelere yaklaşımını, hayata bakışını ve hatta vizyonunu değiştirdi.
Yanlış
bir cümle de kurmak istemiyorum ama mesela en temel mevzulardan biri; Türk ve
Türklüğün Osmanlının, tabiri caizse, büyümenin durduğu ikinci döneminde zaman
içinde ikincilleştiği. Cümleleri yumuşak kullanmaya çalışıyorum. İslam’ın bir
anlayış, yaklaşım içinde daha bir yoğun yaşanması sorun olur mu? Olur mu öyle
şey? İnançlı isen elbette olmaz. Lakin bir takım Arap gelenek, görenekleri,
hurafeleri, bağnazlıklarıyla beraber sirayet edince işin şekli bana göre değişir.
Şöyle
bir bakarsak bizim bu sürece girdiğimiz dönemlerde Avrupa; orta çağı, karanlık
çağını, geri kalmışlığını Rönesans ve Reform ile aştı. Kültürel, sanatsal
gelişmeler, tabiri caizce kilisenin devlet idaresindeki tahakkümünün
azaltılması ya da yok edilmesi, dahası feodal düzenin yıkılışı, buna
“Avrupa’daki ağalık, şeyhlik, aşiret düzeninin sonu” desek teşbihte hata
olmazmış gibi gelişmeler yaşandı. Güçlü merkezi devletler oluştu. Coğrafi
keşifler, ticarette, ekonomide gelişmeler, bilime yönelme Avrupa’yı içinde
düştüğü karanlıktan kurtarıp, aydınlığa kavuşturdu.
Dikkat
ettiniz mi biz ise tam terse düşüyoruz. Yüzlerce yıl sürecek bu sevimsiz süreç III.Murat
dönemi ile başlıyor. Duraklama döneminde en göze çarpan şeyler; deneyimsiz,
liyakatsiz padişahlar, bundan sebep merkezi otorite kaybı, adam kayırmacılığı,
rüşvet. O kadar ki Kanunname-i Kadim’e aykırı olarak yeniçeri ocağına asker
kaydediliyor falan. Şimdi bunlar ne demek Allah aşkına? Tertibin, düzenin,
hakkın hukukun, adaletin, nizamın timsali olmuş bir ülkede bunlar yaşanmaya
başlıyor. Gerek teknoloji, gerek askeri teknolojide geri kalmışlık başlıyor.
Bilime uzak durmalar, ekonomide kötüye gidiş başlıyor.
Biraz
önce değinmiştik Avrupa doğru işler yapıp, kendini düzene sokarken, feodal
düzeni, dini, kiliseyi, devlet işlerinden uzak tutarken, merkezi yönetimleri
güçlendirirken. Tertip, düzen, otorite gelirken biz de tam zıddı oluyor.
1700’lü
yılların hemen başında artık duraklama değil gerileme başlıyor. Şu kadar toprak
kaybettik, şu savaşı kaybettik gibi çok bilinen konulara girmeyeceğim. Kötüye
gidişe sebep sair neler yapılmış onlara değineceğim.
Dedim
ya başa gelenler kimi zaman yaşı küçük, kimi zaman deneyimsiz, liyakatsiz
padişahlar olunca, farklı güç ve otorite odakları oluşuyor. Valide Sultanlar,
sadrazam ve sair üst idari kademeler güçleniyor. Ülkenin merkezi yönetimine
dair her şey sarayda konuşulup, sarayda karar verilirken artık sadrazam, sivil
bürokrasi, diplomasi, mali işlerin merkezi olan Bab-ı Ali ve “Kalemiye” sınıfı güçleniyor.
Yine “ayanlar” sınıfının gücü arttı. Kim bu ayanlar sınıfı? Bulundukları
bölgelerin ileri gelenleri, toprak ağaları vb. Bakın dikkat edin güç zafiyet
kabul etmiyor. Nerede boşluk ve zafiyet var. Doluyor. Farklı güçlerin olması,
gücün yerele yayılması değil sorun. Kontrollü, sistematik bir şekilde yine
merkezi otoritenin gücü dahilinde ise mesele yok. Mesele ipin ucunu kaçırmak,
kontrolsüzlük, başına buyrukluk. Evet ayanlar sınıfı güçlendiler ve neredeyse
bulundukları bölgede ağalar, nüfuzlu kişiler, aşiretler yarı resmi bir kurum,
yapı gibi oldular. Gerileme döneminde bir diğer sistem “Malikane Sistemi”.
Yönetim zafiyeti, kötü yönetim ciddi ekonomik sıkıntıları da beraberinde
getirmişti. Bu ekonomik sıkıntıları aşmak için toplanacak vergileri ömür boyu
mültezimlere kiralamaya başlarlar. Bir anlamda zamanla toplanacak vergileri
peşin olarak zenginlere satmak. O zengin ise ömrü boyu halktan vergileri kendi
için toplar. Yine bir benzer konu “Esham Sistemi”dir. Ekonomik sıkıntıları
aşmak, para bulmak için; yanılmıyorsam artık 18.yüzyıl , III: Mustafa döneminde
devletin gelirlerini, aslında “geleceklerini” mi demek lazım, pay senetleri ile
satma sistemi. Hatta adına da “faizsiz finans sistemi” dedin mi oh ne ala. Bir
anlamda “pay senedi” yani kar da zarar da senin ama zarar etmiyor gibi düşün.
Daha kötüsü bu dönemde, bu sayede, şu hepimizin bildiği “Galata Sarrafları”ndan
borçlanmaya gidildi. Hepimizin bildiği diyorum ama biraz açalım. “Galata
Sarrafları” deniyor ama “Galata Bankerleri” mi desek acaba? Bu finansörler
yüksek faizlerle para veren insanlar. “Yüksek Faiz” Evet öyle. Hatta bu sarrafların
kahir ekseriyeti Gayr-i Müslim. Sarraf, banker isimlerini bir kenara
bırakırsanız içinde bulunduğumuz dönemde tefeci falan da deniyor değil mi? Evet
bu “Galata Sarrafları” ya da “bankerleri” Osmanlı mali sisteminin en önemli
aracıları haline getirilmişlerdi. Daha ziyade Ermeniler, Rumlar, Yahudiler,
Levantenlerden oluşan finansörler. Kulağa nasıl geliyor? Bir yanda her manada,
ekonomik olarak da kendini toparlayan Avrupa, diğer yanda biz. . . . Bu arada, 1847’de, ilk Osmanlı Bankasını da bu
bankerler kurmuştur. “Bank-ı Dersaadet”, bir diğer adıyla “Banque de
Constantinople” Aslında kötü gidişin farkında olmamak mümkün değil de (başta
söyledim ya kaybedilen savaşlara, topraklara girmiyorum) herkes farkında da iş
kontrolden çıkmış. Nitekim bu dönemde tahta çıkmış bazı padişahların III.Selim,
IV.Mahmut gibi bazı padişahların ıslahat, çağa ayak uydurma çabaları falan var,
ama yetmiyor.
Bu
çağa ayak uydurma çalışmalarıyla ilgili olarak zaman zaman “batılılaşma”
deniyor ama bunu biraz sıradan buluyorum. Neticede batı bilimde, teknolojide,
keşiflerde almış başını gitmiş. Öyle olunca da bilim, bilgi, nasıllar, niçinler
neredeyse, moda tabirle “know how”
neredeyse oraya dönülüp, edinilmeye çalışılmış güneyde olsa
“güneylileşme”, doğuda olsa “doğululaşma” mı diyecektik? Her neyse ıslahat
çalışmaları, kötü gidişten kurtulma çalışmaları başlamış ama nafile. Malum
olduğu üzere ıslahat; iyileştirme, düzeltme, eksikleri giderme ve yenileme
anlamındadır.
Biraz
önce “batılılaşma” kavramını çok yerli yerinde bulmadığımı söylemiştim. Aynı
hissiyat “Lale Devri” içinde geçerli. Söyleyince ilk intiba sanki sadece zevki
safa, vur patlasın çal oynasın bir dönem gibi hissettiriyor. Evet yok değil ama
yanı sıra ıslahat çalışmaları sürüyor. İlk defa Avrupa’ya elçi gönderiliyor. İlk
Türk matbaası kuruluyor. Doğu klasikleri Türkçe’ye çevriliyor. İlk itfaiye
teşkilatı kuruluyor. İstanbul’da kağıt, kumaş atölyeleri kuruluyor. Evet çağa
ayak uydurmaya dair hamleler yapılıyor ama öylesine bir geç kalmışlık ki çok
zor. Dahası seni güçten düşürmek isteyenler boş durmuyor ki.
Lale
Devri sonrası subay yetiştirmek üzere “Hendesehane” açılıyor. “Bahri Hümayun”
açılıyor. “İstihkam okulu” açılıyor. Düzenli ordu, alay, bölük, tabur düzeni
kuruluyor. Fransızcadan bilimsel kitaplar tercüme ettiriliyor. Yapılıyor
yapılmasına ya geri kalmışsan eğer yakalamak çok daha zorlaşıyor. Sana köstek
oluyorlar ya da sen bir doğru adım atıyorsun o da atıyor hatta belki o iki
doğru adım atıyor. Dolayısıyla yakalamak çok daha zor. Mesele aklını başına
alıp, geri kalmamak aslında. Tüm bu ıslahat çalışmalarına rağmen olmuyor. Olmuyor.
Dağılmaya doğru sürükleniyor. Ekonomi artık iyice bitmiş. Güç elden gitmiş. Dedim
ya iyiliğini istemeyenler de boş durmuyor. Dış destekli iç ayaklanmalar her
yerde. Birini toparlasan diğeri patlak veriyor. Devleti yıkılmaktan kurtarmak
için tırnak içinde demokratikleşme çabaları başlıyor. Siyasi yapılara, yeni
kurumlara, özellikle gayr-i Müslimlere yeni haklar veren fermanlar çıkarılıyor.
Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, peşinden I.Meşrutiyet, II.Meşrutiyet.
Aslında tarihi dikkatli ve özellikle objektif okuduğunda, merak ettiğinde,
araştırdığında seni iyiye ya da kötüye sürükleyen birçok şeyi
yakalayabiliyorsun. Aklın başında ise ders çıkarıyorsun, mesele siyaset, mesele
hamaset ise görmek bile istemiyorsun olanları. Aklın başında ise yaşananlar
yabancı gelmiyor. İsyanlar, açılımlar, fermanlar. Günün sonunda adam
kayırmacılığı, liyakatsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, beraberinde gelen
ekonomik çıkmazlar. Yanlışın da, doğrunun da
sonuçlarını öyle hemen 10- 15 yılda göremiyorsun. Üzerinden hiç değilse
40-50 yıl geçince sonuçlar iyice belirginleşiyor. Tabi ömrü vefa eden, duyarlı
olan, gözleyen, aklı başında olanlar görüyor. Tarih görüyor, o tarihi objektif
şekilde okumayı beceren görüyor.
Gönül
elbette hep Ertuğrul Gazi’yi, Osman Bey’i, Fatih’i, Kanuni’yi konuşmak istiyor.
Ama işte salt öyle bakınca akıl başa gelmiyor. Alınması gereken ders, hisse kaçıyor.
Oysa en azından mutlak evrensel doğrularda, zoraki olmadan, eğitimde, üretmekte,
hakta, hukukta, adalette, temel insan haklarında, liyakatte, kadına, çocuğa,
yaşlıya karşı tutumda, hayvan haklarında, doğaya saygıda, güçler ayrılığında tüm
dünyaya örnek olmanız sandığınızdan çok ama çok şey değiştirir. İşte insan şunu
görüyor iş işten geçtikten sonra atılan tüm adımlara rağmen olmuyor. Sayın
İlhan Kesici’nin işaret ettiği o “itilip, kakılmışlıklara” maruz kalıyorsun.
Olmuyor, sonu hiç iyi olmuyor. Mondoros ’lar, Sevr’ler. Gün geliyor yıkılıyor.
Uzun
bir yazı oldu madem bazı noktalara dikkat çekmeden kapatmayalım. Osmanlı
Devleti’nin yıkılışını 1 Kasım 1922 diye alıyorlar, alıyoruz. Kağıt üzerinde,
resmen doğru olan bu. Olabilir. Sebep? Resmi olarak saltanatın kaldırılması bu
tarih çünkü. Fakat kötü niyetliler, art niyetliler sanki ortada fol yok,
yumurta yok, durup dururken Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı,
bir anlamda Osmanlı’yı yıktı gibi bir tavır içindeler. Hani Atatürk düşmanlığı
yapacaklar ya. Oysa Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918'de, Mondros Ateşkes
Antlaşmasını imzalayarak fiilen zaten yıkıldı. Hemen peşinden 13 Kasım 1918’de
başkentimiz İstanbul fiilen işgal edildi. Fesatlık halinde olanlar, hey siz, bu
ne demek farkında mıyız? O tarihte düşman yönetimi ele almamıştır ama
İstanbul’un bütün stratejik lokasyonlarına çökmüş, kontrolü ele almıştır. Osmanlı’nın
elinde ise mukavemet edecek bir hal kalmamıştır. Daha ötesinde ne bekliyorsunuz
diye düşünmeyin ki dahası var. Evet dahası var. 16 Mart 1920'de de ise artık
resmen işgal edilmiş, bu kez yönetime de el konulmuştur. Bir memleketin
başkenti işgal edilip, yönetimine el konulunca ne oluyor? Siz ne anlıyorsunuz? Daha
neyin peşindesiniz? Koskoca devlet elden gitmiş o hala başka dertte. Gel de
kahrolma.
Bunlar
yaşanırken malum Anadolu’da vatanını, milletini sevenler çoktan ayağa kalkmış,
organize olmuş, korkunç mücadeleler veriyorlardı. Kongreler, savaşlar, istiklal
harbini bilmeyen ya da inkâr eden artık defolup gitsin. O konuya girmeyeyim çok
uzadı. En son İzmir'in de kurtarılmasının ardından, haklarını asla ve kata
ödeyemeyeceğimiz dedelerimiz, büyük dedelerimiz yönlerini İngiliz ve Fransız
kontrolündeki güya tarafsız bölgeye, boğazlar bölgesine, Çanakkale Boğazına çevirdiler.
Bu düşman birliklerinin geri çekilmelerine ve İngiltere'nin Ankara Hükümeti ile
anlaşma yolları aramaya başlamasına zemin hazırladı. Nihayet, nihai hedef
elbette İstanbul’du. Meşmeret başı İngilizler savunma pozisyonu alıp Mustafa
Kemal Paşa ve TBMM ile anlaşma yolları aramaya başladı. Ankara Hükûmeti
İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istedi. Kabul etmediler. Lakin ilerleyen
Türk Süvarilerine ateş açma cesaretini de gösteremediler. Burada atlanmaması
gereken bu işgalci kafa arkasını sağlama alsa, sağdan soldan destek görse belki
bu zorbalığına devam edecekti ve işimiz daha zor olacaktı. Elindeki Yunan kozu
yerle yeksan olunca hem ortaya sürecekleri, kullanabilecekleri yeterli askeri
güç, yani piyon kalmadı, yeni piyonlar bulamadılar. Hem İngiltere’de
muhalefetin baskısı iyice arttı ve Çanakkale krizi David Lloyd George’un sonunu
getirdi. Muhafazakâr parti Lloyd George koalisyon hükümetinden ayrıldı. Hükümet
düştü. Hem Lloyd George hem de lideri olduğu Liberal Parti İngiltere tarihinde
bir kez daha iktidar yüzü göremedi.
Mustafa
Kemal Paşa ve arkadaşları mutlak zafere ilerlerken Damat Ferit ülkeden kaçtı.
Mudanya Mütarekesi gereği Trakya topraklarının teslimi yapıldı ama İstanbul’un
işgali sonlanmadı. Mütarekeye göre önce Barış Antlaşması imzalanacak ardından işgal
kuvvetleri İstanbul'u boşaltacaktı. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış
Antlaşması imzalandı ve 23 Ağustos 1923'ten itibaren İtilaf kuvvetleri
İstanbul'dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü bir
törenle Türk Bayrağını selamlayarak İstanbul’u terk etti. 6 Ekim 1923'te ise Şükrü
Nail Paşa komutasındaki Kolordu İstanbul'a girdi ve çok şükür işgal resmen
sonlandı. İstanbul’umuz 5 yıla yakın işgal altında kaldı. Gel de itilip,
kakılmışlık lafından takılma, etkilenme.
E
tabi biz, hepimiz hayatımız boyunca böyle bir mezalim görmedik. Gavur zulmü
görmedik. Bir Türk Jandarması, Polisi, has öz kendi askerin, polisin, polisimiz
yani, mesela bir trafik çevirmesinde, biraz sesini yükseltse zoruna gidiyor
değil mi? Hele çoluğunun çocuğunu yanındaysa kıyameti koparıyorsun. Neden?
Nasıl? Eee devlet var. Ondan. Şimdi düşün. Düşman çizmesi altında yaşanan
iğrençliklere girmeyeceğim. Basit bir şey yazayım. Üniformalı bir düşman tıfılı,
hiç sebepsiz, tokadı suratına aşkediyor. Gık diyemezsin. Sıkıyorsa bir şey de! Hadi
dedin, o gün yemekte yürek yemiştin de efelendin, çekip alnının ortasından
vurur. Kim vurduya gidersin. İşte tekrar söylüyorum İlhan Bey’in kullandığı
itilip kakılmışlık birleşik fiili o yüzden zoruma gitti, o yüzden oturdum
sayfalar dolusu yazdım.
Türkler,
Kürtler, Aleviler, Sünniler herkes ama herkes hepimiz biriz. Hepimiz
Türkiye’yiz. Aklınızı başınıza alın. Her kim milletvekilleriniz, parti
yöneticileriniz, genel başkanlarınız, fikir ve kanaat önderleriniz, din
adamlarınız şeyhleriniz, şıhlarınız, ağalarınız, evet her kim, ananız, babanız
dahi olsa memleket aleyhine, vatan, bayrak aleyhine, birliğimiz, bütünlüğümüz
aleyhine konuşuyorsa, ötekileştiriyorsa, bölücülük yapıyorsa dinlemeyin.
Dinlemeyin ! Bilin ki ya cahil, ya nankör,
ya siz değil kendi derdi için, kendi davası, kendi menfaati için, oturduğu post
için, kendi itibarı için, gücü için. Bunları söylüyor, yapıyor. Kim bilir
kiminle iş tutuyor. Bilin ki Allah korusun memlekete bir şey olsa önce o kaçar.
