28 Eylül 2023 Perşembe

KEŞKE YALNIZCA FIRSATÇILIKLA OLSAYDI

 Ekran ekran dolaştınız. Yetmedi dolaşıyorsunuz ya; ben size ne diyeyim. Asla ve kat’a burnunuzun ucunu gösteremeyeceğiniz, bırak saati, dakikayı, size bir sanise yer vermeyecek mecralar ekranlarını sonuna kadar açmışlar, arzı endam ediyorsunuz. Kameram, mikrofonum var diyene seğirtiyorsunuz (nefes nefese koşuyorsunuz) Siz; sözde anket, basın, siyaset guruları; sizce neden açıldı o kanallar size? Yahu bunlar beni boy boy neden gösteriyorlar diye hiç kendinize soruyor musunuz? Bunu düşünemiyor olabilir misiniz? Düşünemiyorsanız zaten “vay geldi” değil “vay gelmiş memleketin haline” de düşünemiyor olmanız mümkün değil. Bence soruyorsunuz. Sonra “Dur yahu ideolojiymiş, davaymış, laiklikmiş, partiymiş, cumhuriyetmiş onlara sonra bakarız. Şimdi önemli ve öncelikli olan benim istikbalim, benim kariyerim, benim cebim. Fırsat bu fırsat, şovumu, PR’ımı yapayım. Bir daha bu gazeteleri, kanalları, bu ortamı nerede bulacağım” mı diyorsunuz?

Yanlış anlaşılmasın demokrasiye, laikliğe, sosyal adalete, hukuka, düşünce özgürlüğüne, birey olmaya, vatandaş olmaya, insan onuruna inanan herkes elbet sesini çıkaracak. Gerekiyorsa bir abinin dediği gibi en üst perdeden çıkaracak. Masa, sandalye, koltuk, TV, piyano, vs ne bulursan ata da bilirsin. Hiç mahsuru yok. Lakin bunu yerinde, zamanında, usulüyle yapacaksın.

Ne demek istiyorum?

Bırakalım yönetmeliği, tüzüğü, kurumsallığı vs. Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran, gelenekleri, teamülleri olan bir yapıda özellikle de yönetici koltuklarındaki üyeler; medya ya da sosyal medyada, milyonların gözünün önünde, evdeki rahatlığıyla hareket edemez, akıllarına ilk geleni yapamaz, ağzına geleni söyleyemezler. Sadece bu partide değil herhangi bir partide, dernekte, örgütte, organizasyonda, kurumda böyle hareket edemezler. Etikleri her kelimeyi, attıkları her adımı devletine, milletine, seçmenine, partisine, dostlarına, ailesine karşı olan sorumlulukları ve etik filtresinden geçirmek zorundadır. Mücadeleyi vermeniz gereken öncelikli alan parti içi mecralardır. Öyle ortalığa atlayıp, muhalif partilere malzeme veremezsiniz.

Bu arada partinin mensubu, ‘partidaş’ olmanız da gerekmez. Bir blok, bir ittifak oluşturmuşsunuzdur. O bloğun, masanın bir bileşeni, gücüsünüzdür. O zaman da bir araya geldiğiniz masa uzlaşı masasıdır. Öyle kameraların karşısına geçip geçip, seksen milyona kötü sürprizler yapamazsınız. Küstüm oynamıyorum, yanıldım, yanıltıldım, yan yattı, çamura battı diyemezsiniz. Bunları konuşacağınız yer uzlaştıklarınızla bir araya geldiğiniz toplantı odaları, masalardır. Düşüncelerinizi orada paylaşırsınız tartışırsınız, bir uzlaşı zemini yakalayamazsanız kararınızı önce o ortaklarınıza açıklar, sonra gerekirse milyonların karşısına geçersiniz. Aksi davranışlarda en temel ve iyimser ihtimalle hem kendinize, hem mensubu olduğunuz yapıya güven kalmaz. Başarılı olma şansınız ise zaten yoktur.

Siz ey siyaset erbabı, sizin kadar kitlesi olmayan bir sanatçı kötü örnek teşkil edecek bir hareket yaptığında topluma karşı sorumlulukları noktasında hemen tepki veriyor, yağıyor gürlüyorsunuz. Kitlelere mal olmuş insanlarda olması gereken sorumluluklarına dikkat çekiyorsunuz. Kendinize gelince her şeyi yapabileceğinizi sanıyorsunuz.

Görünen o ki toplumumuz en tepeden başlayarak, tüm siyasi partiler zemini, sivil toplum örgütleri, odalar, dernekler, her tür organizasyon, kuruluşlar, insanlarımız, hiçbirimiz demokrasiyi içselleştirmedik.

O yüzden her mevzu açıldığında “siyasi partiler kanunu”, “siyasi ahlak” mevzuları açılıyor. Tasavvur edilemeyecek ölçekte bir menfaat yapısı, sınırsız bir hırs, fırsatçılık ayyuka çıkmış durumda. Günümüz dünyasında popülizmin tarihte görülmediği kadar prim yapması, siyaset dünyası içinde geçerli. Bir tık popüler olup, halktan birazcık teveccüh gören kendini bir şey zannediyor. Hani bir laf var. “Kamış ses verince ney oldum sanır, ip gerilince yay oldum sanır, sarayda oturmakla padişah olmaz kişi, aptal ata binince bey oldum sanır.” Tam o misal. İlgiyi gören atıyor kendini ortalığa.

Ben daha önce bir yazımda şöyle bir iddia da bulundum. Kılıçdaroğlu sol bir liderin alıp alabileceği en büyük desteği, en yüksek oyu aldı. Bir daha mumla arasalar bulamazlar. Bu bir kehanet değil. Bunlar öyle birkaç ayda, üç beş yılda üstesinden gelinebilecek, bir seçim dönemine sığdırılabilecek konular değil. Ve tabi ki en az iki aşamalı.

İlk aşaması Türk, Kürt, Sünni, Alevi, Sağcı, Solcu, Kemalist, Osmanlıcı, ‘İyiparti’li, ‘MHP’li, ‘HDP’li demeden, üçe beşe bakmadan, sağduyulu bir uzlaşı zemini yakalamak ki Kılıçdaroğlu bunu önemli ölçüde başarmıştı. Hep söylüyorum adama yapmadıkları zulüm kalmadı. Sabah akşam ekranlara çıkıp, kendisiyle olmayacağını söyleyen, paçasından tutup aşağıya çekmeye çalışan sözde partililerinden tutun, Meral Akşener’in çok büyük yanlışı, yanlışları, Muharrem İnce’nin sol siyasete ihaneti ve son olarak Sinan Oğan’ın hamlesi. Önder Aksakal’ın yaptığı gibi çok daha küçük etkisi olanları saymıyorum bile. Buna rağmen Kılıçdaroğlu az kalsın kazanıyordu. Doğrusu ben Temel Karamollaoğlu, Gültekin Uysal ve özellikle de Hüseyin Baş’ın dik duruşunu beğendim. Bir daha da Kemal Kılıçdaroğlu kadar tahammül sınırları geniş, soğukkanlı, devlet adamı sorumluluğuyla susması gereken yerde susmasını bilen birisinin olacağını düşünmüyorum. Her türlü günahı adama yüklüyorlar, tek ittifak bozulmasın, muhalif düşünen halkın umutları yok olmasın, demokrasi de her zaman güçlü bir alternatif var olsun diye susuyor. Türkiye’de siyasi liderlerde neredeyse hiç olmayan bir meziyet bu. Sayın Cumhurbaşkanı Akparti’nin başında olduğu sürece, çok daha büyük hatalar yapmadığı sürece bundan sonra zor. Geçmiş olsun.

Evet ilk aşaması mutabakat zemini idi ki bunu kısmen başardılar. Mutabakat metni çok çok çok önemliydi. Çok önemsiyordum. Onu da becerdiler. Bir anlamda uzlaşılmış bir yol haritası idi. Demokrasimiz açısından aksayan, işlemeyen yada yanlış birçok konunun düzelmesi demekti. Hayata geçirilmesi halinde demokrasimiz kazanacaktı, biz kazanacaktık. Kazanamadılar. Olmadı. Sonraki aşama ise ki asıl zor olan; ülkeyi fikren fabrika ayarlarına döndürmek ve eğitimli, bilinçli bir seçmen kitlesini oluşturmak. A partisi B partisi için değil, hepimizin geleceği, sağlıklı bir demokrasi için olmazsa olmaz. Şu anda eğitimli bilinçli bir seçmen kitlesi yok mu? Yok! Maalesef yok! Öyle tribünlere oynamak, popülizmden beslenmeyi bırakalım. Tren kaçtı kardeşim. Demokrasi nedir? Hukuk devleti nedir? Bağımsız yargı nedir? Güçler ayrılığı nedir? Kontrol edilebilir, şeffaf bir yönetim, dengeleri gözetme nedir? Biat kültürü nedir? Birey olmak nedir? Vatandaşlık nedir? Vatandaşlık bilinci nedir? Sor bakalım. Ya da çık sokağa ekonomiden iki üç tane temel soru sor bakalım kaç kişi adam akıllı cevap verecek?

Kabul edelim ki çok partili hayata geçişle birlikte muhalefet edenlerin, muhafazakâr siyasetin son ve en çağdaş din olan dinimizi, dinimiz kisvesi altında bir değişik anlayışı siyasetinin merkezine koyması, neredeyse “ideolojileştirilen din” sanki, Türk Halkının Atatürk perspektifinden uzaklaşmasını isteyen dış desteğinde marifetiyle her türlü yol, yöntem, iletişim aracı ve mecrayı kullanarak çok daha muhafazakâr ama cahil (Muhafazakâr cahildir katiyen demiyorum.) bir kitle yaratması ülkenin ideolojik alt yapısını olduğu gibi değiştirdi. Kimi zaman eğitimli, ‘samimi Müslüman’ bazı arkadaşlarım bu cümlelere reaksiyon veriyorlar. Ben de git Anadolu’ya diyorum. Cumhuriyetin o idealist öğretmenlerinden, insanlarından kaç tane kaldı? Git gör. Ülkenin batısında, gelişmiş çevre ve yerleşkelerde yaşamakla olmuyor. Git gör Anadolu’yu. Yaşayanlar hatırlar, gençlerde öğrenmiş olsunlar, 70’li yıllarda imam hatiplere Milli Selamet Partisinin arka bahçesi denmiyor muydu? Dinin ötesinde hep bir iktidarı ele geçirme çabası yok mu? Yok ılımlı İslam, yok siyasal İslam, yok dinler arası diyalog ve benzer kavramlar kendiliğinden mi ortaya çıktı? Anadolu’daki yapılanmalar, Anadolu aslanları vb kavramların amacı sadece dini yaşamak mıydı? Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emrettiğini ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.” lafını söyleten direk, indirek hep bir iktidara etki etme, söz sahibi olma, ortak olma, ele geçirme çabası değil miydi? Bu tür çabalar nerdeyse Fatih Sultan Mehmet Han’a kadar uzanmıyor mu? Bak tarikatlar, cemaatler, medreseleri, radyo TV kanalları, film yapımları, dershaneleri, kursları, yurtları. Hemen her mecraya nüfuz etmiş yapılar. Ve yine hemen her fukara çocuk bir potansiyel. Yıllardır bu ülkenin otoyollarında radyolarda ya TRT çeker, ya da dini içerikli radyo kanalları. Düne kadar Fethullah Gülen bu ülkenin en itibarlı kişisi değil miydi? Şu anda yerini almış başka yapılar ve onlara inanmış milyonlar yok mu? Tesadüf mü tüm bunlar? Çok mu doğal? Ya sen, sırtını Atatürk’e dayayıp, bu ülkenin hiç değişmeyeceğini sanarak yaşamaya devam eden kardeşim sen sanki hiç mi değişmedin? Benim büyüklerimin, öğretmenlerimin Atatürk sevgisinin, Modern Türkiye Cumhuriyetine bağlılığının, demokrasi, vatan, bayrak sevgisinin onda bir sende, bende, bizde yok. Kimse kusura bakmasın ‘halkın sağduyusu güçlüdür’ün, ‘halk en iyisini bilir’in arkasına saklanıp, meseleye uzaktan bakıp, tüm kabahati ana muhalefet partisinin genel başkanına yüklemekle hiçbir yere varamazsın. İkinci aşama topyekun bir aydınlanmadır. Nasıl olacağı ise bambaşka bir makale, kitap ve hatta kitaplar konusudur. Yoksa oportünist yaklaşımlar ancak koltuğa başka bir kişiyi oturtur o kadar. Sen, ben, vatan, millet, biz ise başrolünde başka bir aktörün oynadığı aynı filmin daha berbat versiyonlarını izler dururuz.

 

Mekanı cennet olsun. Doğru bildiklerini söyledi. Mücadele etti. Gücü de, ömrü de yetmedi.

''Mâûn Su­re­si'ni bir kez da­ha ha­tır­lar, din­den Kur'an'ın an­la­dı­ğı­nı an­lar ve olay­la­ra vah­yin göz­lü­ğüy­le ba­kar­sak, Tür­ki­ye'de din ve İs­lam adı­na bü­yük öl­çü­de dindışılık ser­gi­len­di­ği­ni söy­le­ye­bi­li­riz. Bu maskeli dindışılığın baş tah­rik­çi­le­ri, hat­ta bir an­lam­da ko­ru­yu­cu­la­rı ne ya­zık ki, 'muhafazakâr, sağcı, mukaddesatçı, maneviyatçı' yaftalarıyla halkı kandıran si­ya­set­çi­ler­dir.'' (Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk)

13 Eylül 2023 Çarşamba

AÇIK FİKİRLİLİK

 Kimi toplumlar gelişip, alıp başını giderken kimileri geri kalıyor. Neden? Geri kalmışlığın yada ileri gitmişliğin özünde ne var? Bunu neye bağlamalı?

Ben “açık fikirlilik” diyorum. Konu hakkında bunca çalışma ve bilim insanı varken ukalalık yapmak da istemem ama fikrimi de paylaşmak isterim doğrusu. Elbette “açık fikirlilik” aynı zamanda sonuçtur da. Lakin yumurta-tavuk, tavuk-yumurta meselesi gibidir. Bu yüzden de altını doldurmak lazım. Onu besleyen ya da köstek olan birçok etmene değinmek lazım.

Gelişmişliği kimisi finansa, paraya bağlar, kimisi ırk diyebilir. Kimisi de çalışmak, üretmek de diyebilir ki hepsine katılıyorum. Bitmedi. Din, dil, mezhep, ahlak, sömürgecilik, ideolojiler, yönetim şekli, coğrafya diyenler çıkabilir. Katılıyorum ancak bunlar bahsettiğimiz açık fikirliliği destekleyen ya da köstekleyen etmenler olabilir. Tek başına hiçbiri sebep olamaz diye düşünüyorum. Nitekim tarih bunlardan hiçbirinin tek başına belirleyici olmadığının örnekleriyle dolu değil mi?


Mesela din. Bir dinin hakim olduğu toplum karanlığı yaşarken başka bir din altın çağını yaşatıyor olabilir. Sonra bir bakarsın tam tersi. Aynı dine sahip bir toplum bilmem kaç yüzyıl önce karanlığa bürünmüşken sonrasında yine aynı din ile aydınlığı yaşıyor olabilir. Elbette din aynı din ama bambaşka şeylerden etkilenmiş olabilir. İdeolojiler ha keza ona öyle. Büyük ümitler yaratmış komünizm hakim olduğu ülkeleri perperişan etmemiş midir? Etmiştir. Peki tam tersi de olamaz mıydı? Olurdu. Ya da mesela hemen aynı coğrafyadaki Kuzey ve Güney Kore aynı mı? Değil. Japonya’ya ne demeli? Öylesi bir deprem coğrafyası ama depreme meydan okuyor. Coğrafya da etken ama belirleyici değil.
Tek başına hiçbiri yüzde yüz belirleyici değil. Bunlardan herhangi birinin içine “açık fikirliliği” koyduğunda resim değişmez mi sizce. Örnek son derece karanlık dönemler yaşayan Hristiyanlık daha bir açık fikirli yapıya büründüğünde resim değişmemiş midir? Naturaları uyuşsa da baskıcı anlayıştan daha açık fikirli bir komünizme evrilse bir ülke gelişmez mi? Son derece açık fikirli bir krallık sırf krallık diye geri kalır mı sizce?


Kalıplara sıkıştırılmamış, her türlü baskıdan arınmış, herkesin herkese tahammülünün olduğu, hoşgörülü, sağduyulu, sevgi dolu, öğrenen, tatbik etmekten çekinmeyen, özgür düşünen, düşündüğünü söylemekten korkmayan, vatandaş olmayı, birey olmayı başarmış bir toplum neler üretmez ki?


Alanım olmadığı için iddia etmiyorum ama ısrar ediyorum ki bir toplum için en tehlikeli olanı o toplumun sorgulamayan, merak etmeyen, kim, nerede, neden, niçin, nasıl diye sormayan, verileni olduğu gibi kabul eden, biat eden, ağır muhafazakâr, yeniliklere kapalı hale gelmesidir.

ZAFER Mİ? FIRSAT MI?

Çok geçmişe değil şöyle 70’li, 80’li yıllara dahi baktığımda “iğneyi evvel kendine batır, sonra çuvaldızı başkasına.” diyen bir millet olduğ...