22 Nisan 2026 Çarşamba

TÜRKİYE’DEN DÜNYA’YA BARIŞIN, KARDEŞLİĞİN, İYİLİĞİN, GÜZELLİĞİN SESİ.

Daha önce de bizi biz yapan geren milli, gerek dini bayramlarımızla ilgili fikirlerimi yazmıştım.

Ne çare? Öyle düşünmeden konuşuyorlar ki! Emin ol, o an aklına geliyor, söylüyor, geçiyor. Demiyor “yahu temsil ettiğim, etkilediğim bir kitle var. Ağzımdan çıkanı kulağım duysun. Her bir kelimenin sorumluluğu var.” Yok demiyor. Sallıyor.

Öyle bir laf ediyor ki kahrından ölüyorsun. Bu saftirik laf; sahibinin önünde mikrofon da olunca daha çok alana sirayet ediyor, daha çok insana ulaşıyor, daha çok asap bozuyor. Yahu siz bu milli bilinci destekleyen güzelliklerden ne istiyorsunuz? Başka feragat edeceğiniz mesele kalmadı mı?

Neden kızdım?

Dünya üzerinde bizim bayram ilan ettiğimiz, kabul görmüş, başlarda birkaç ülke iken zaman içinde 100’den fazla ülkenin katılımıyla devam etmiş, Türkiye menşeili, uluslararası ilk ve tek bayram. 23 Nisan. Bu bir.

Geleceğimiz olan çocuklara, çocuklarımıza, istikbalimize, dünyanın da geleceği olan çocuklara armağan. Yıllar önce 23 Nisan kutlamaları, o sene sonlanırken, yabancı bir çocuğun barışa, kardeşliğe dair, Türkiye’ye, Türkiye’de yaşadığı sevgiye, kardeşliğe, kurduğu dostluğa dair söyledikleri hala kulağımda. İşin özü ulvi de bir içeriği var. 23 Nisan Türkiye’den dünyaya yayılan sevgi, saygı, hoşgörü, barış, kardeşlik mesajı. Bu da iki.

Eskiden ne büyük coşkularla kutlanırdı. Yabancı ülkelerden binlerce çocuk gelir, hatta bu çocukların farklı farklı şehirlerde konuk edildikleri olurdu. TRT’nin muhteşem organizasyonları. Televizyonda naklen yayınlar. Etkinlikler sadece 23 Nisan günü değil, neredeyse bir hafta yaşanır, yaşatılırdı. 23 Nisan günü bambaşkaydı.    

Ne olması lazım?

ABD, İsrail, Gazze’deki çocukları, bebekleri katletmekle anılırken Türkiye’nin çocuklara armağan ettiği bayramla anılması lazım. Bırakın “bu sene kutlanmasın” gibi saçma sapan lafları, olabilecek en coşkulu şekliyle, en yoğun uluslararası katılımla kutlanılması lazım. Dünya’da daha bilinir, daha yaygın hale gelip, ülkelerin kendi içlerinde de kutlamasını sağlamak için elden gelenin fazlasını yapmak lazım. İktidara gelen her devlet başkanının, her hükümetin, her bakanın, yöneticinin bir öncekinden çok daha coşkulu kutlanmasını sağlamak için yarış halinde olması lazım.

Birileri ne yapıyor?

Daha iyisini, daha anlamlısını, daha insanlığa faydalısına sahip çıkmak yerine mesela yılbaşı ile uğraşıyor. Neymiş?

“Yılbaşı kutlanmasın”. Olur !

Ne oluyor?

Yılbaşı  her sene çok daha fazla coşkuyla kutlanıyor.

Çocuk olmanın, çocukluğumuzun, çocuklarımızın, barışın, kardeşliğin, bağımsızlığımızın bayramı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

7 Nisan 2026 Salı

İTİLİP KAKILMIŞLIĞIMIZ, MERHEMİMİZ İLACIMIZ

Döneminin çok iyi yetişmiş, sadece alanında değil, her manada her konuda donanım sahibi, hangi koltuğa, hangi makama otursa hakkını fazlasıyla verecek kıymetli bir büyüğümüz var. Yanlış anlaşılmasın hala son derece aktif, son derece dinamik, şu anda da milletvekili. Sadece kişiliği ile ilgili pek bir şey söyleyemem, o da şahsen tanımadığım için.

Kendisi Sivas, Zaralı. Devlet Planlama Teşkilatında çalıştı. Daha önceden Anavatan Partisinden son 3 – 4 dönemdir de Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili seçildi. Çok iyi bir hatip. En karışık mevzuları hem konuya hakimiyetiyle, hem halkın anlayabileceği bir dille, hicivlerle, kıssadan hisselerle, fıkralarla, tarihten misallerle öyle güzel anlatır ki halk hem anlar, hem unutmaz.

Dindar, milliyetçi, muhafazakar bir tandanstan geliyor lakin Cumhuriyetin kazanımlarının farkında biri olarak, halihazırda Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili. Bu arada Rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in kardeşinin de damadı. Bildiğim kadarıyla bir de kızı var.

Muhtemelen tanıdınız ama, tanımadı iseniz, soruyorsanız kim bu kıymetli kişi diye? Yine soruyorsanız girizgahta bu kadar anlattığın kişi ile ilgili mevzu ne diye? Hadi gir artık şu mevzuya diyorsanız.

İşte girdim. İlk önce söyleyeyim bu kişi CHP İstanbul Milletvekilimiz Sayın İlhan Kesici.

Niçin onu anlatarak başladım? Bir meclis konuşmasında Modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti, devletimiz ile ilgili şunları söylüyor; “Benim bir cumhuriyet tarifim var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki yüz yıllık yenilmişliklerimize, geri kalmışlığımıza, itilip, kakılmışlığımıza karşı çare olarak, ancak 100 sene kafa patlatarak bulabildiğimiz merhemin, ilacın adıdır. Biz bu cumhuriyetten en küçük bir tavizi vermeyiz.” İlhan Bey’in bu sözlerinden çok etkilenmiştim. Özellikle de “itilip, kakılmışlığımız” kısmı çok etkilemişti beni. Evet 300 yıl süren duraklama, gerileme, dağılma dönemleri mevcuttu ve özellikle 200 yıl durum hakikaten berbattı. Bu tatsız dönemdeki devletimizi kurtarma çabalarımız, ıslahatlarımız her şeye rağmen çıkış yolu bulamayışımız, çaresizliklerimiz. Ve maalesef doğru itilip, kakılmışlıklarımız. Yahu amma takılmışsın itilip, kakılmaya. Evet takıldım. Zoruma gider. Yalnızca bir insana uygulanan bu muamele bile zora gider ki şu an koskoca bir imparatorluğu konuşuyoruz.

1299’da kuruluyorsun ve 300 yıla yakın zaferler, fetihler, başarıdan başarıya koşuyorsun. Sadece silah gücü değil, yönetimindeki topraklarda adalet, tertip, düzen hüküm sürüyor. Niğbolu, Kosova Savaşları, Mohaç, Çaldıran, Trabzon’un, İstanbul’un Fethi gibi müthiş zaferler ve Osman Bey, Orhan Gazi, Yıldırım Beyazıt, Murat Hüdavendigar, Mehmet Çelebi, II. Murat, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi çok kıymetli padişahlar bak bu dönemlerin padişahların çoğu da mareşal. Dikkat muharebelere bizzat ordunun başında giriyor ve hatta bazıları bizzat meydan muharebesi şeklinde, elde kılıç savaşıyor. Ne diyorum mareşal padişah. Hiçbir ülkede bu kadarı yok. Başı sıkışan senden yardım istiyor. Evet Osmanlı İmparatorluğunun (bu arada aslında ben imparatorluk kelimesinden de pek hazzetmiyorum. Neticede emperyalizm ile bir etimolojik bağı var.) özellikle bu ilk 300 yıllık dönemi ile ne kadar iftihar etsek az. Ama ben üzüldüğüm, etkilendiğim ve maalesef bir acı gerçek olan, Sayın İlhan Kesici’nin işaret ettiği ve benim zoruma giden kısma, itilip, kakılma meselesine ve “Türk Milletinin kendini bu halden kurtarma ilacının, merheminin adıdır cumhuriyet” tümcesine gelmek istiyorum.

Bu cumhuriyet neden çok kıymetli?

Osmanlı’nın son dönemindeki ızdırabı bilmez isek, bir gerçeği kabul etmez, inkar eder isek ne cumhuriyetin, ne Atatürk’ün önemini anlamaz, kıymetini bilemeyiz. Haksızlık eder durur ve gün gelir Osmanlı’nın son dönemine benzer bir halde buluruz kendimizi ki hak ettiğimizi bulmuş oluruz.

Literatür diyor ki 1579’da duraklama dönemi başlar. Evet bir şeyler yolunda gitmemeye başlıyor. Geriye gidişin kimi sebeplerine değiniriz ama bu duraklamanın en temeline bir konuyu koyalım bence. Burada sanki bir kırılma noktası var. Mısır’ın fethi, toprakların Osmanlı yönetimine geçmesi ve Abbasi Halifesinden alınan halifelik unvanı bize geçti. Yavuz Sultan Selim Araplardan Türklere geçen unvanı, kültürel ve dini otoriteyi pekiştirmek için bölgedeki alimleri, kimi sanatkarları İstanbul’a getirdi. Çünkü bu durumu hazzetmeyenler oldu. Tabi iki bin kişi civarında (o döneme göre çok ciddi bir rakam) alim, sanatkar, tüccar gelince Osmanlıya sadece ilim gelmedi, Arap gelenek, görenek, kültürü de geldi. Ve bu durum özellikle din alimlerinin ve yetiştirdikleri talebelerinin Osmanlı yönetimine etkisiyle devam etti. Burada çok genel bir tabir kullanacağım. Bence bu oluşan yeni koşullar yalnızca bir iki uzmanlık alanını değil Osmanlı’nın meselelere yaklaşımını, hayata bakışını ve hatta vizyonunu değiştirdi.

Yanlış bir cümle de kurmak istemiyorum ama mesela en temel mevzulardan biri; Türk ve Türklüğün Osmanlının, tabiri caizse, büyümenin durduğu ikinci döneminde zaman içinde ikincilleştiği. Cümleleri yumuşak kullanmaya çalışıyorum. İslam’ın bir anlayış, yaklaşım içinde daha bir yoğun yaşanması sorun olur mu? Olur mu öyle şey? İnançlı isen elbette olmaz. Lakin bir takım Arap gelenek, görenekleri, hurafeleri, bağnazlıklarıyla beraber sirayet edince işin şekli bana göre değişir.

Şöyle bir bakarsak bizim bu sürece girdiğimiz dönemlerde Avrupa; orta çağı, karanlık çağını, geri kalmışlığını Rönesans ve Reform ile aştı. Kültürel, sanatsal gelişmeler, tabiri caizce kilisenin devlet idaresindeki tahakkümünün azaltılması ya da yok edilmesi, dahası feodal düzenin yıkılışı, buna “Avrupa’daki ağalık, şeyhlik, aşiret düzeninin sonu” desek teşbihte hata olmazmış gibi gelişmeler yaşandı. Güçlü merkezi devletler oluştu. Coğrafi keşifler, ticarette, ekonomide gelişmeler, bilime yönelme Avrupa’yı içinde düştüğü karanlıktan kurtarıp, aydınlığa kavuşturdu.

Dikkat ettiniz mi biz ise tam terse düşüyoruz. Yüzlerce yıl sürecek bu sevimsiz süreç III.Murat dönemi ile başlıyor. Duraklama döneminde en göze çarpan şeyler; deneyimsiz, liyakatsiz padişahlar, bundan sebep merkezi otorite kaybı, adam kayırmacılığı, rüşvet. O kadar ki Kanunname-i Kadim’e aykırı olarak yeniçeri ocağına asker kaydediliyor falan. Şimdi bunlar ne demek Allah aşkına? Tertibin, düzenin, hakkın hukukun, adaletin, nizamın timsali olmuş bir ülkede bunlar yaşanmaya başlıyor. Gerek teknoloji, gerek askeri teknolojide geri kalmışlık başlıyor. Bilime uzak durmalar, ekonomide kötüye gidiş başlıyor.

Biraz önce değinmiştik Avrupa doğru işler yapıp, kendini düzene sokarken, feodal düzeni, dini, kiliseyi, devlet işlerinden uzak tutarken, merkezi yönetimleri güçlendirirken. Tertip, düzen, otorite gelirken biz de tam zıddı oluyor.

1700’lü yılların hemen başında artık duraklama değil gerileme başlıyor. Şu kadar toprak kaybettik, şu savaşı kaybettik gibi çok bilinen konulara girmeyeceğim. Kötüye gidişe sebep sair neler yapılmış onlara değineceğim.

Dedim ya başa gelenler kimi zaman yaşı küçük, kimi zaman deneyimsiz, liyakatsiz padişahlar olunca, farklı güç ve otorite odakları oluşuyor. Valide Sultanlar, sadrazam ve sair üst idari kademeler güçleniyor. Ülkenin merkezi yönetimine dair her şey sarayda konuşulup, sarayda karar verilirken artık sadrazam, sivil bürokrasi, diplomasi, mali işlerin merkezi olan Bab-ı Ali ve “Kalemiye” sınıfı güçleniyor. Yine “ayanlar” sınıfının gücü arttı. Kim bu ayanlar sınıfı? Bulundukları bölgelerin ileri gelenleri, toprak ağaları vb. Bakın dikkat edin güç zafiyet kabul etmiyor. Nerede boşluk ve zafiyet var. Doluyor. Farklı güçlerin olması, gücün yerele yayılması değil sorun. Kontrollü, sistematik bir şekilde yine merkezi otoritenin gücü dahilinde ise mesele yok. Mesele ipin ucunu kaçırmak, kontrolsüzlük, başına buyrukluk. Evet ayanlar sınıfı güçlendiler ve neredeyse bulundukları bölgede ağalar, nüfuzlu kişiler, aşiretler yarı resmi bir kurum, yapı gibi oldular. Gerileme döneminde bir diğer sistem “Malikane Sistemi”. Yönetim zafiyeti, kötü yönetim ciddi ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirmişti. Bu ekonomik sıkıntıları aşmak için toplanacak vergileri ömür boyu mültezimlere kiralamaya başlarlar. Bir anlamda zamanla toplanacak vergileri peşin olarak zenginlere satmak. O zengin ise ömrü boyu halktan vergileri kendi için toplar. Yine bir benzer konu “Esham Sistemi”dir. Ekonomik sıkıntıları aşmak, para bulmak için; yanılmıyorsam artık 18.yüzyıl , III: Mustafa döneminde devletin gelirlerini, aslında “geleceklerini” mi demek lazım, pay senetleri ile satma sistemi. Hatta adına da “faizsiz finans sistemi” dedin mi oh ne ala. Bir anlamda “pay senedi” yani kar da zarar da senin ama zarar etmiyor gibi düşün. Daha kötüsü bu dönemde, bu sayede, şu hepimizin bildiği “Galata Sarrafları”ndan borçlanmaya gidildi. Hepimizin bildiği diyorum ama biraz açalım. “Galata Sarrafları” deniyor ama “Galata Bankerleri” mi desek acaba? Bu finansörler yüksek faizlerle para veren insanlar. “Yüksek Faiz” Evet öyle. Hatta bu sarrafların kahir ekseriyeti Gayr-i Müslim. Sarraf, banker isimlerini bir kenara bırakırsanız içinde bulunduğumuz dönemde tefeci falan da deniyor değil mi? Evet bu “Galata Sarrafları” ya da “bankerleri” Osmanlı mali sisteminin en önemli aracıları haline getirilmişlerdi. Daha ziyade Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Levantenlerden oluşan finansörler. Kulağa nasıl geliyor? Bir yanda her manada, ekonomik olarak da kendini toparlayan Avrupa, diğer yanda biz. . . .  Bu arada, 1847’de, ilk Osmanlı Bankasını da bu bankerler kurmuştur. “Bank-ı Dersaadet”, bir diğer adıyla “Banque de Constantinople” Aslında kötü gidişin farkında olmamak mümkün değil de (başta söyledim ya kaybedilen savaşlara, topraklara girmiyorum) herkes farkında da iş kontrolden çıkmış. Nitekim bu dönemde tahta çıkmış bazı padişahların III.Selim, IV.Mahmut gibi bazı padişahların ıslahat, çağa ayak uydurma çabaları falan var, ama yetmiyor.

Bu çağa ayak uydurma çalışmalarıyla ilgili olarak zaman zaman “batılılaşma” deniyor ama bunu biraz sıradan buluyorum. Neticede batı bilimde, teknolojide, keşiflerde almış başını gitmiş. Öyle olunca da bilim, bilgi, nasıllar, niçinler neredeyse, moda tabirle “know how”  neredeyse oraya dönülüp, edinilmeye çalışılmış güneyde olsa “güneylileşme”, doğuda olsa “doğululaşma” mı diyecektik? Her neyse ıslahat çalışmaları, kötü gidişten kurtulma çalışmaları başlamış ama nafile. Malum olduğu üzere ıslahat; iyileştirme, düzeltme, eksikleri giderme ve yenileme anlamındadır.

Biraz önce “batılılaşma” kavramını çok yerli yerinde bulmadığımı söylemiştim. Aynı hissiyat “Lale Devri” içinde geçerli. Söyleyince ilk intiba sanki sadece zevki safa, vur patlasın çal oynasın bir dönem gibi hissettiriyor. Evet yok değil ama yanı sıra ıslahat çalışmaları sürüyor. İlk defa Avrupa’ya elçi gönderiliyor. İlk Türk matbaası kuruluyor. Doğu klasikleri Türkçe’ye çevriliyor. İlk itfaiye teşkilatı kuruluyor. İstanbul’da kağıt, kumaş atölyeleri kuruluyor. Evet çağa ayak uydurmaya dair hamleler yapılıyor ama öylesine bir geç kalmışlık ki çok zor. Dahası seni güçten düşürmek isteyenler boş durmuyor ki.

Lale Devri sonrası subay yetiştirmek üzere “Hendesehane” açılıyor. “Bahri Hümayun” açılıyor. “İstihkam okulu” açılıyor. Düzenli ordu, alay, bölük, tabur düzeni kuruluyor. Fransızcadan bilimsel kitaplar tercüme ettiriliyor. Yapılıyor yapılmasına ya geri kalmışsan eğer yakalamak çok daha zorlaşıyor. Sana köstek oluyorlar ya da sen bir doğru adım atıyorsun o da atıyor hatta belki o iki doğru adım atıyor. Dolayısıyla yakalamak çok daha zor. Mesele aklını başına alıp, geri kalmamak aslında. Tüm bu ıslahat çalışmalarına rağmen olmuyor. Olmuyor. Dağılmaya doğru sürükleniyor. Ekonomi artık iyice bitmiş. Güç elden gitmiş. Dedim ya iyiliğini istemeyenler de boş durmuyor. Dış destekli iç ayaklanmalar her yerde. Birini toparlasan diğeri patlak veriyor. Devleti yıkılmaktan kurtarmak için tırnak içinde demokratikleşme çabaları başlıyor. Siyasi yapılara, yeni kurumlara, özellikle gayr-i Müslimlere yeni haklar veren fermanlar çıkarılıyor. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, peşinden I.Meşrutiyet, II.Meşrutiyet. Aslında tarihi dikkatli ve özellikle objektif okuduğunda, merak ettiğinde, araştırdığında seni iyiye ya da kötüye sürükleyen birçok şeyi yakalayabiliyorsun. Aklın başında ise ders çıkarıyorsun, mesele siyaset, mesele hamaset ise görmek bile istemiyorsun olanları. Aklın başında ise yaşananlar yabancı gelmiyor. İsyanlar, açılımlar, fermanlar. Günün sonunda adam kayırmacılığı, liyakatsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, beraberinde gelen ekonomik çıkmazlar. Yanlışın da, doğrunun da  sonuçlarını öyle hemen 10- 15 yılda göremiyorsun. Üzerinden hiç değilse 40-50 yıl geçince sonuçlar iyice belirginleşiyor. Tabi ömrü vefa eden, duyarlı olan, gözleyen, aklı başında olanlar görüyor. Tarih görüyor, o tarihi objektif şekilde okumayı beceren görüyor.

Gönül elbette hep Ertuğrul Gazi’yi, Osman Bey’i, Fatih’i, Kanuni’yi konuşmak istiyor. Ama işte salt öyle bakınca akıl başa gelmiyor. Alınması gereken ders, hisse kaçıyor. Oysa en azından mutlak evrensel doğrularda, zoraki olmadan, eğitimde, üretmekte, hakta, hukukta, adalette, temel insan haklarında, liyakatte, kadına, çocuğa, yaşlıya karşı tutumda, hayvan haklarında, doğaya saygıda, güçler ayrılığında tüm dünyaya örnek olmanız sandığınızdan çok ama çok şey değiştirir. İşte insan şunu görüyor iş işten geçtikten sonra atılan tüm adımlara rağmen olmuyor. Sayın İlhan Kesici’nin işaret ettiği o “itilip, kakılmışlıklara” maruz kalıyorsun. Olmuyor, sonu hiç iyi olmuyor. Mondoros ’lar, Sevr’ler. Gün geliyor yıkılıyor.

Uzun bir yazı oldu madem bazı noktalara dikkat çekmeden kapatmayalım. Osmanlı Devleti’nin yıkılışını 1 Kasım 1922 diye alıyorlar, alıyoruz. Kağıt üzerinde, resmen doğru olan bu. Olabilir. Sebep? Resmi olarak saltanatın kaldırılması bu tarih çünkü. Fakat kötü niyetliler, art niyetliler sanki ortada fol yok, yumurta yok, durup dururken Türkiye Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırdı, bir anlamda Osmanlı’yı yıktı gibi bir tavır içindeler. Hani Atatürk düşmanlığı yapacaklar ya. Oysa Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918'de, Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalayarak fiilen zaten yıkıldı. Hemen peşinden 13 Kasım 1918’de başkentimiz İstanbul fiilen işgal edildi. Fesatlık halinde olanlar, hey siz, bu ne demek farkında mıyız? O tarihte düşman yönetimi ele almamıştır ama İstanbul’un bütün stratejik lokasyonlarına çökmüş, kontrolü ele almıştır. Osmanlı’nın elinde ise mukavemet edecek bir hal kalmamıştır. Daha ötesinde ne bekliyorsunuz diye düşünmeyin ki dahası var. Evet dahası var. 16 Mart 1920'de de ise artık resmen işgal edilmiş, bu kez yönetime de el konulmuştur. Bir memleketin başkenti işgal edilip, yönetimine el konulunca ne oluyor? Siz ne anlıyorsunuz? Daha neyin peşindesiniz? Koskoca devlet elden gitmiş o hala başka dertte. Gel de kahrolma.

Bunlar yaşanırken malum Anadolu’da vatanını, milletini sevenler çoktan ayağa kalkmış, organize olmuş, korkunç mücadeleler veriyorlardı. Kongreler, savaşlar, istiklal harbini bilmeyen ya da inkâr eden artık defolup gitsin. O konuya girmeyeyim çok uzadı. En son İzmir'in de kurtarılmasının ardından, haklarını asla ve kata ödeyemeyeceğimiz dedelerimiz, büyük dedelerimiz yönlerini İngiliz ve Fransız kontrolündeki güya tarafsız bölgeye, boğazlar bölgesine, Çanakkale Boğazına çevirdiler. Bu düşman birliklerinin geri çekilmelerine ve İngiltere'nin Ankara Hükümeti ile anlaşma yolları aramaya başlamasına zemin hazırladı. Nihayet, nihai hedef elbette İstanbul’du. Meşmeret başı İngilizler savunma pozisyonu alıp Mustafa Kemal Paşa ve TBMM ile anlaşma yolları aramaya başladı. Ankara Hükûmeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istedi. Kabul etmediler. Lakin ilerleyen Türk Süvarilerine ateş açma cesaretini de gösteremediler. Burada atlanmaması gereken bu işgalci kafa arkasını sağlama alsa, sağdan soldan destek görse belki bu zorbalığına devam edecekti ve işimiz daha zor olacaktı. Elindeki Yunan kozu yerle yeksan olunca hem ortaya sürecekleri, kullanabilecekleri yeterli askeri güç, yani piyon kalmadı, yeni piyonlar bulamadılar. Hem İngiltere’de muhalefetin baskısı iyice arttı ve Çanakkale krizi David Lloyd George’un sonunu getirdi. Muhafazakâr parti Lloyd George koalisyon hükümetinden ayrıldı. Hükümet düştü. Hem Lloyd George hem de lideri olduğu Liberal Parti İngiltere tarihinde bir kez daha iktidar yüzü göremedi.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları mutlak zafere ilerlerken Damat Ferit ülkeden kaçtı. Mudanya Mütarekesi gereği Trakya topraklarının teslimi yapıldı ama İstanbul’un işgali sonlanmadı. Mütarekeye göre önce Barış Antlaşması imzalanacak ardından işgal kuvvetleri İstanbul'u boşaltacaktı. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması imzalandı ve 23 Ağustos 1923'ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul'dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü bir törenle Türk Bayrağını selamlayarak İstanbul’u terk etti. 6 Ekim 1923'te ise Şükrü Nail Paşa komutasındaki Kolordu İstanbul'a girdi ve çok şükür işgal resmen sonlandı. İstanbul’umuz 5 yıla yakın işgal altında kaldı. Gel de itilip, kakılmışlık lafından takılma, etkilenme.

E tabi biz, hepimiz hayatımız boyunca böyle bir mezalim görmedik. Gavur zulmü görmedik. Bir Türk Jandarması, Polisi, has öz kendi askerin, polisin, polisimiz yani, mesela bir trafik çevirmesinde, biraz sesini yükseltse zoruna gidiyor değil mi? Hele çoluğunun çocuğunu yanındaysa kıyameti koparıyorsun. Neden? Nasıl? Eee devlet var. Ondan. Şimdi düşün. Düşman çizmesi altında yaşanan iğrençliklere girmeyeceğim. Basit bir şey yazayım. Üniformalı bir düşman tıfılı, hiç sebepsiz, tokadı suratına aşkediyor. Gık diyemezsin. Sıkıyorsa bir şey de! Hadi dedin, o gün yemekte yürek yemiştin de efelendin, çekip alnının ortasından vurur. Kim vurduya gidersin. İşte tekrar söylüyorum İlhan Bey’in kullandığı itilip kakılmışlık birleşik fiili o yüzden zoruma gitti, o yüzden oturdum sayfalar dolusu yazdım.

Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler herkes ama herkes hepimiz biriz. Hepimiz Türkiye’yiz. Aklınızı başınıza alın. Her kim milletvekilleriniz, parti yöneticileriniz, genel başkanlarınız, fikir ve kanaat önderleriniz, din adamlarınız şeyhleriniz, şıhlarınız, ağalarınız, evet her kim, ananız, babanız dahi olsa memleket aleyhine, vatan, bayrak aleyhine, birliğimiz, bütünlüğümüz aleyhine konuşuyorsa, ötekileştiriyorsa, bölücülük yapıyorsa dinlemeyin. Dinlemeyin !  Bilin ki ya cahil, ya nankör, ya siz değil kendi derdi için, kendi davası, kendi menfaati için, oturduğu post için, kendi itibarı için, gücü için. Bunları söylüyor, yapıyor. Kim bilir kiminle iş tutuyor. Bilin ki Allah korusun memlekete bir şey olsa önce o kaçar.

TÜRKİYE’DEN DÜNYA’YA BARIŞIN, KARDEŞLİĞİN, İYİLİĞİN, GÜZELLİĞİN SESİ.

Daha önce de bizi biz yapan geren milli, gerek dini bayramlarımızla ilgili fikirlerimi yazmıştım. Ne çare? Öyle düşünmeden konuşuyorlar ki...