25 Aralık 2023 Pazartesi

SÜLEYMAN'DAN HAKKIN ALIR KARINCA

Medyada sokak köpeklerini korkunç canavarlar, çok büyük tehditler gibi gösteren bir süreç işliyor. Sanki birisi düğmeye bastı. Nedir bu? Yapılacak bir şeylerin hazırlığı mı? Kolaya kaçmak mı? Yoksa bizimkisi algı da seçicilik mi?

Peki de köpekler insanlara, hatta çocuklara saldırmadılar mı? Saldırdılar. Köpeklere üzülüyorsun da insanlara, çocuklara üzülmüyor musun? Mümkün mü? Öyle şey olur mu? Nasıl üzülmeyeyim? Hem o yavrucaklar için üzülüyorum hem benim başıma da gelebilir diye tedirgin oluyorum. Tıpkı senin gibi.

Tamam da şimdi bir de şuradan bak; kıyasla mesela; Allah’ın her günü bir değil, iki değil, kadın cinayetleri, yine çocuk istismarcıları, trafik canavarları, maganda kurşunları. İnsanın insana ettiğinin yüzde birini ediyor mu bu canlar? Ya insanlar? İnsanlar yaptığında neden sesler yükselmiyor?

Hadi yine başka bir bakış açısıyla bakalım; onlara kötülük eden, tekme atan, kürekle döven, boyunlarına ip bağlayıp aracının arkasında yollarda sürükleyen, tecavüz eden, kavga köpeği olarak yetiştirip, zifiri karanlık odalarda bekleten, sonra sokaklara atan, kuyruklarını, kollarını, bacaklarını kesenler olmasa, hep şefkatle yaklaşılsa saldırılar mı sanıyorsun? Ben söyleyeyim asla! Zihninde kendisine bunu yapan asıl canilerden bir kalıntı olmasa, seni bir tehdit olarak görmese, sevgi ve şefkat gören bir köpek saldırır mı sanıyorsun? Asla!

Türkiye’de kimi yerleşim birimlerinde köpekler, kediler insanlarla öylesine güzel, iç içe yaşıyorlar ki hemen tüm mesken ve işyeri sahipleri onlara sahip çıkıyor, su ve mama veriyor. Mağaza kapılarında, camekan önlerinde, özellikle kışın sıcak buldukları her yerde barınıyorlar. Onlar insanları, insanlar onları seviyor. O kadar ki internet kimi turistlerin Türkiye’deki bu duygusal güzelliği, bu insani yaklaşımı anlatan paylaşımlarıyla dolu.

Şimdi çıkmışlar “bu canlar toplatılsın, birkaç hafta içinde sahiplendirilsin (Lafta! Sahiplendirme öyle hemen mümkün olacak bir şey değil.), sahiplendirilemezse belediyeler barınaklara toplasın. (Her barınak için aynı şey söylenemez ama birçok barınakta ölüme terkedildikleri, ölülerinin ise sağa sola bırakıldığı gerçeği var.) Sahiplendirilememiş, kendiliğinden ölmeyen hasta köpekler ise uyutulsun.” falan türünden laflar ediyorlar.

Ey zalim, binlerce yıl önce köpekleri sen evcilleştirdin, hayatına soktun. Hatta ilk evcilleştirdiğin canlar bu canlar. Onlar sana “lütfen beni evcilleştir” demediler. Aldın onları, dostum diyerek evcilleştirdin, kullandın. Birçok yetisinden ettin. Zaman içinde ihtiyacın azaldı, şimdi bu dostlarını ne yapacağını bilemiyorsun.

Ey zalim, yüce Allah’ın bu dilsiz kullarına zulmü bırak. Tabi gerçekten inançlı isen. “Yarın Hakk'ın divanına varınca, Süleyman'dan hakkını alacak karınca da bu köpekler almayacak mı sanırsın?

17 Aralık 2023 Pazar

CADI KAZANI

 Siyasette öyle şeyler oluyor ki, öyle oyunlar, öyle dalgalanmalar oluyor ki koskoca örgütlerin tepesinde oturanların aymaz, beceriksiz, bu denli hesap kitap bilmez olduğunu düşünmek dahi istemiyorum. O ihtimali hemen siliyorum zihnimden. Olur mu hiç öyle şey? Lakin aksi savları, anlattıkları, iddiaları hiç ikna edici değil. Birinin aklına “ilke”, “ilkeli siyaset” kavramları sanki yeni gelmiş gibi. Diğeri “değişim” diye tutturmuş, seçim arifesinde çok acil lazımmış gibi. Apar topar genel başkanını indirmiş, ama üç beş ayda neyi değiştirip de halkı ikna edecek hiç bahsetmemiş, seçimi nasıl kazanacak hiç değinmemiş. Hoş delegenin oyunu almış. Bizim siyasetimiz maalesef böyle. Neyi, nasıl yapacağınızı anlatmadan insanları hamaset siyaseti ile ikna edebiliyorsun. Ver gazı gitsin. Genel Başkanlığı kapamadıysan da git hemen başka parti kur. Başka bir parti deyince gerek ideoloji olarak, gerek programın, gerekse pratikte dişe dokunur farklı politikaların olmalı değil mi? Yok biz de gerek yok. Dedim ya hamaset kafi. Hatipliğinde iyiyse ver gazı. Üç beş koparırım. Ben de sana sormazsam. Yoksa “hamaset siyasetinin” yanına “öç siyasetini” de mi koymalıyız? Sözümü yabana atma. İnsanın en en güçlü motivasyonlarından biri intikamdır. Yoksa diyorum milli menfaatlerimiz öç siyasetine kurban mı gidiyor?

Vallahi dikkatle, özenle takip ediyorum. Okuyorum. İzliyorum. Dinliyorum. Anlamaya çalışıyorum. Kimseye haksızlık da etmek istemiyorum. Lakin bu yaşananlar neyin hesabı? Kendimi ikna etmeye çalışıyorum. I-ıh! Olmuyor. Geçenlerde bir partinin yöneticisini dinliyorum. Israrla diyor ki; kutuplaşmayı, iki kutuplu siyaseti reddediyoruz. Alternatifler olmalı. Yine, yeniden günaydın. Bu yaklaşımı desteklerim de ne çare; şu anki sistemimizin dünyadaki başkanlık sistemleri ile alakası yoksa da; seçim sistemi iki kutuplu siyaseti desteklemektedir. Bunu başkanlık sistemine geçerken düşünecektiniz. Şimdi ne yaparsan yap genel seçimlerde ittifak yapmadan %51’i yakalamak hayal. Yerel seçimlerde ise senin karşındaki partiler ittifak yapıp sen yapmazsan ittifak yapan oyları da seçimi de alır. Senin seçim kazanman yine hayal.

Bir parti asgari nelere sahip olmalı ki tutunabilsin, gelip, geçici olmasın ve zaman içinde iktidar namzeti olsun. Şöyle bir geriye dönüp bakar mısınız? Kurulmuş ve varlığını sürdürememiş onlarca partiyi bir solukta sayabiliriz. Bir partinin finansman gücü varsa, farklı ideolojik zemini varsa, kurumsal kültürü olup, kurumsal süreçleri çalışıyorsa (ki bu zaten tutunmuş demektir) ya da son olarak ittifak, iş birliği, koalisyon fark etmez bir şekilde iktidarın bir ucundan tutabilme, güç sahibi olabilme imkanı varsa parti varlığını sürdürebilir. Buradaki iktidar ile kasıt sadece hükümet olma değil tabi. Dişe dokunur büyüklük ve adette belediyeyi kazanmış olmak da güç odağı olmak demektir. Bunlar yoksa bir partinin yaşama şansı bana göre yok.

Şimdi ne olacak?

Yine yeniden sözden dönmeler, tükürdüğünü yalamalar, çark etmeler, zigzag çizmeler olmaz, ağızlarından çıkan lafın arkasında durularsa yandılar. Siyaset sahnesinden en az iki parti yok olup, gidecek. Velev ki kapanmasalar dahi yüzde birlik ikilik, üçlük beşlik partiler haline gelecekler. İki parti tamam. Bir üçüncüsü de büyük hezimete uğrayabilir. Bazen bu yaşananların hedefinde CHP’mi var diye de düşünüyorum. Zayıflayan CHP sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Muhalefetin tamamen yok olması demek her şekle, her tehdide açık olmak demek. Allah esirgesin.

3 Aralık 2023 Pazar

MİLLİ ŞUUR

 Nerede izlediğimi hatırlamıyorum bir programda Prof. Dr. İlber Ortaylı tarih bilmenin, en azından bilinmesi gerekenlerin bilinmesi gerektiğinden bahsediyordu. Gelişmiş ülkelerin tarih bilimi konusunda en zayıf olanlarında dahi ülkenin vatandaşı bilmesi gereken temel bazı konuları, önemli tarihleri bilir diyordu.

Bu arada ekrana bir vtr geliyor. Çanakkale Savaşının tarihini soruyorlar, bizimkiler bilmiyor. Erzurum, Sivas Kongrelerini soruyorlar, yine bilinmiyor. Kongrelerin kararlarından birkaç tanesini soruyorlar. Yok, cevap yok. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış tarihi, Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu tarih, Atatürk İlkeleri? Yok, yok. Cevap yok.

Oysa bu ülkede 20-30 yıl öncesine kadar okullarda neler neler öğretilirdi. Bugün yaşım 57 olmuş, neredeyse hiç şaşırmadan Osmanlı Padişahlarını sayarım. Bir solukta okurum 10 kıtasını İstiklal Marşının. Malazgirt Savaşını, İstanbul’un Fethini, tarihlerini, 30 Ağustos’u, 9 Eylül’ü, Ertuğrul Gazi’yi, Şeyh Edebali’yi, Fatih’i, Kanuni’yi, Atatürk’ü, İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı, Kazım Karabekir’i nasıl bilmem? Cumhuriyetin idealist öğretmenleri ne öğretmenlerdi. Cumhuriyet onları nasıl bir ruhla yetiştirmişti. Cumhuriyet, demokrasi, Atatürk, vatan, millet, devlet aşığı öğretmenler. Biri ikisi değil. Hepsi birbirinden kıymetliydi. Nasıl bir milli şuurla yetiştirilmişlerdi. Çok fesat sokuldu bu milletin arasına. Alevi, sünni, sağ, sol. 70’li yıllarda sağcı solcu meselesi vardı. Öğretmenlerde elbet etkilendiler bunlardan ama sağcı da olsalar, solcu da olsalar ne vatansever öğretmenlerdi. Dedim ya tek dertleri vatan, millet, bayraktı. Hiçbirinin Atatürk ile bir problemi olmadığı gibi Atatürk ilkelerinin savunucularıydılar.

Bir milleti yok etmenin en kolay yolu önce milli şuurun yok edilmesi, hep dillendiriyoruz, toplumu bir arada tutan değerlerden, ilkelerden, ülkenin kurucusu, lideri, bayrak, vatan, vatanseverlik ortak paydalarından uzaklaştırılmasıdır. Kimisini din ile ayrıştırırsın, tarikatlar, dergahlar, cemaatler alır başını gider, kimisini Osmanlıcı der koparırsın, kimisinde Kürt milliyetçiliğini kaşır, kışkırtırsın. Bu ve benzer şekilde bölemediklerine de milli gün ve bayramlarını unutturursun, Türk kelimesinden, Atatürk’ten uzaklaştırırsın vs. Bu şekilde milli şuuru tahrip edilen, yok edilen toplumun ortak bir idealinin, birlikte yaşama iradesinin kalmaması son derece doğaldır. Dikkat ediyor musun kimi ülkelerde ülke işgal edilirken işgalciye direniş dahi göremiyorsun, hatta işgalcilerle işbirliği yapıp, kendi yönetimlerini devirmeye kalkanlar oluyor. Örnek mi? Öncesinde mesela Irak’a bak. Son dönemde şu Suriye’de olanlara bak. Suriyelileri vatanlarında kalıp, savaşmadıkları için eleştiriyorsun ya; ebette haklısın. Ama neden diye hiç sordun mu? Bu ihanet birdenbire zembille gökten inmiyor. On yıllar içinde yavaş yavaş büyütüyorlar ruhsuzluğu, şuursuzluğu, ihaneti.

Söylediklerimize paralel kendimize bakalım. Belli bir kesim PKK’ya sempati duymaya başlamış. O kadar ki çözüm süreci döneminde kendi silahlı güçlerini kurmak, kendi yönetimlerini oluşturmak gibi teşebbüsler oldu. Bir başka kesim demokrasiden, cumhuriyetten, laiklikten uzaklaşmış. Her geçen gün sayıları artarken Osmanlıda Osmanlı diyor. Bu kısmı devletin camisinin minberinden konuşurken atalarına rahmet okurken Sultan Vahdeddin’i sayıyor da Atatürk’ü saymıyor. Bir cemaatin, tarikatın, bir hocanın peşine düşmüş milyonlar. Maalesef eğitim sistemi o haldeki; sayesinde gençler ne 18 Mart biliyor ne 23 Temmuz, ne de 4 Eylül. Her sene büyük coşkuyla kutlanan milli bayramlar bize 29 Ekim’i, 23 Nisan’ı öğretir, unutmamıza fırsat vermezdi. Muhteşemdi. Her sabah söylediğimiz andımız ruhumuzu okşardı. “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” yerleşirdi bilinçaltımıza. Şimdi o da yok. Dedim ya çeşitli yol ve yöntemlerle ülkenin sınırları içinde farklı başlıklar altında da olsa milli şuurdan yoksun popülasyonu artırdıkça sonuç hiçte sevimli olmaz. Milyonlarca Suriyeli ya da farklı ülkelerden sığınmacı doldu canım ülkeme. Ağzını açtığın an senin gibi düşünmeyenler tarafından “hümanizm”, “Müslüman kardeşimiz” demagojisi yapılıyor. Senin sahip olduğun milli şuura sahip olmayan milyonların ülkeye dolmasında hiçbir mahsur görmüyorlar. İnanıyorlar. Kendimizi kandırmaya devam ediyoruz ama görülüyor ki bunlar dönmeyecek. Yıllar oldu. Olacak da. Adam burada düzen kurdu, kuruyor, kuracak. Sonrasında nasıl gidecek? Dikkat bu milyonlarında hiçbiri Türkiye Cumhuriyeti ruhuyla büyümedi. Ne Atatürk, ne Karabekir, ne İstiklal Marşı biliyor. Hiçbiri İstiklal Harbi’ni okumadı, Ne Alparslan, ne Fatih, ne Kanuni, ne Birinci İnönü, ne Sakarya Meydan Muharebesi biliyor. Yahu bunlar çok mu önemli. Tahmin edemeyeceğin kadar çok! Çoookkkkk önemli. Bilmesi dahi yetmiyor. Bunlar konuşulduğunda duyguları kabarmalı. Kabarmıyor. Kabarmayacak. Allah korusun zora düştüğümüzde hiçbiri kaba tabirle iplemeyecek, umursamayacak. Ya işbirliği yapacak zalimle, ya Yunanistan’a, Bulgaristan’a Gürcistan’a kaçmanın yollarını arayacak. Senin ülkene ne olduğu konusu umurlarına gitmeyecek. Evet verdiğim örneklerdeki nüfusu şöyle kabaca toplarsan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu iradesinden, ilkelerinden, milli ruhundan, şuurundan uzak milyonlar oluştuğunu görürsün.

Toparlarsak; Türkiye’de siyasi partilerin ideolojileri her ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin omurgasını oluşturan cumhuriyetçilik, devrimcilik, laiklik, devletçilik, halkçılık, milliyetçilik ilkeleri ile çelişmemelidir. Yine anayasamızın ilk üç maddesi olan “1. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”, “2. Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” ve “3. Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” olan bu maddelere sıkı sıkıya bağlı olmak zorundadır. Kimse bu omurgaya, ilkelere ve anayasanın ilk üç maddesine muhalefet eden, bunları şu veya bu şekilde yıpratan bir parti olmamalıdır. Kabul görmemelidir. Yalnızca parti değil, ülkenin omurgasına muhalefete eden STK, cemaat, tarikat vb de olmamalıdır. Aksi hali gelişmiş, en gelişmiş, ileri, en ileri, süper v.b. eklerle bir araya getirilmiş demokrasiler ile açıklayamazsın. İnsan haklarıyla, düşünce özgürlüğüyle vs açıklayamazsın. Üniter devleti olumsuz süreçlere zorlayacak, dışarıya karşı zayıf düşürecek, milyonlarca vatandaşının rahatını, huzurunu kaçıracak her türlü yaklaşım kabul görmemelidir. Görüyorsa da olacakları hak etmişsindir.

22 Kasım 2023 Çarşamba

BUNUN NERESİ SAVAŞ?

Daha önce iletişim de kullanılan kavramların, kelimelerin önemi ile ilgili bir şeyler yazmıştım. Yerli yerinde kullanılması, tam olarak ne anlatılmak isteniyorsa onu tarifleyip, tariflemediği, kullanıldığı yer, kullanış şekli, sesimizin tonlaması hepsi birbirinden önemlidir.

Hatta ve hatta sizin Türkçede seçtiğiniz son derece yerli yerinde, doğru bir kavram yada kelimenin İngilizcedeki karşılığı tam olarak anlatmak istediğinizi anlatmayabilir.

Değil ki tamamen yanlış kelimeler kullanmak fiyaskodur herhalde.

Gazze’de yaşananların “İsrail Filistin Savaşı” veya “İsrail Hamas Savaşı” şeklinde tanımlanmasını son derece yanlıştır. İsrail destekçisi ülke yönetimlerinin bilerek böyle kullandıklarını düşünüyorum. Yaşananlara savaş dersen savaşta insan ölür. Meseleyi olağanlaştırır. Kendi ülkelerine, seçmenlerine anlatabilmek, uluslararası camiada yapılanlara meşruiyet kazandırmak için zihinlere böyle yerleştirmek son derece akıllıca. Oysa bu savaş değil. Karşınızdaki insanlar silahlı değil. Filistin’de binlerce savunmasız insanın, çocuğun, bebeğin öldürülmesinin savaş ile ne akası var?

Savaş nedir?

Devletlerin aralarındaki sorunların çözümünde diplomasiyi, siyasi ilişkilerini bir kenara bırakarak silahları, ordularıyla karşı karşıya gelmeleri, eyleme geçmeleridir.

Dikkat savaşta karşılıklı silahlı güçler vardır. Hedef; yine silahlı güçler olup, asla sivil halk, çoluk, çocuk, bebek, hastane, okul değildir.

İç savaş nedir?

Bir ülkede farklı yapıların, birbiri üzerinde egemen olmak, yönetimi ele geçirmek maksadıyla silahlı eyleme geçmesidir ki burada da yine karşılıklı silahlı güçler vardır.

Sivilleri, çoluğu, çocuğu, bebeği canice yok ediyorsan burada bir savaştan bahsedilemez. Bu dümdüz terördür. Adil bir değerlendirmede kararın bu olacağını düşünürken iki yüzlülüğün, çifte standardın alıp başını gittiği dünyada aksi düşünülebilecektir. Hiç şaşırmam, şaşırmıyorum.

Her neyse İsrail destekçisi kimi ülkeler buna “savaş” diyedursun vicdanı olan, insan evladı olan, yaşananları desteklemeyen ülkeler, yönetimler, uluslararası organizasyonlar, gazeteciler, kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları katiyen “savaş” dememeliler.

Bir diğer iletişim hatası ya da kazası da şu ki; aslında daha önce de yazmıştım; meseleye İsrail ya da Hamas taraftarlığı perspektifinden, inanç meselesinden bakmaktır. Bunu İsrail destekçileri elbette böyle yapmak isteyeceklerdir. Hayır buna müsaade edilmemelidir. Doğru iletişimin tarafları İsrail ya da Hamas vs değildir. Doğru iletişimin tarafları vahşice öldürülen çocuklar ve o canları öldüren canilerdir. Doğru iletişimde Hamas’ın falan değil, ölen yavruların yanında olunduğu gerçeğidir. Destek verilmek istenen oradaki masum sivillerdir. Hata yapıp aksi mesajlar verilmemelidir.


19 Kasım 2023 Pazar

BÖYLE GİDERSE İYİ PARTİNİN İŞİ ÇOK ZOR

Zaman zaman dillendirdiğim bir tahminimi biraz açmak istiyorum. Tahmin değil de öngörü demek belki daha doğru olur. İyi Parti bugüne kadar ki politikalarında seçmeni çok fazla şaşırttı. Kısa aralıklarla birbirinin zıddı, biri bir uçtan, diğeri bir diğer uçtan hamleler yapınca seçmen abandone oldu. Son olarak aldıkları karar şöyle; İyi Parti artık hiç bir partinin arkasına takılmayacakmış. Bugüne kadar takıldılar mı bilmiyorum ama bundan sonra takılmayacaklarmış. Takıldılar mı? Takılmak nasıl oluyor? Bilemedim. Ya da ben öyle görmedim açıkçası.

İttifak ile başlayan süreç kastediliyorsa diyebilirim ki en doğru işi yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun hakkını teslim etmek lazım. Doğru hamlelerdi. Önce meclise girdiler. Ortağı ile dürbünle görecekleri belediyeleri aldılar. CHP’nin desteği olmasa İyi Parti belki de olmadan yok olacaktı. Neden böyle söylediğime değineceğim. Neyse ittifakdaki rollerini kastediyorlarsa; her ittifakta, her koalisyonda büyük olanın sesi nispi olarak daha çok çıkabilir. Ekranlarda, meydanlarda daha çok görülebilir. Çok normal. Elbette konsensüs önemlidir ancak en büyük partinin adayı adaylıkta ısrarcı olabilir. Bu da gayet normal. Açık ara en büyük partinin genel başkanı ben olacağım demişse birileri çıkıp hayır olmaz diyemez, dememeli. Ya da yandan yandan politikalar güdemez, gütmemeli. Diyorsa da en fazla çeker gider. O ana kadar ki yol yürümenin hatırına, etik olarak çirkin laflar etmeden, oyunbozanlık etmeden yollarını ayırır. Pişmiş aşa su katmaz.

Allah aşkına “birilerinin arkasına takılmak” anlamında kim ödün verdi ki? İyi Parti bence bu ittifaktan kârlı çıkan parti. Dedim ya birlikte yol yürüme olmasaydı belki de şu an İyi Parti hiç olmayacaktı. Memleketin halinden memnun değilse muhalefet ki adı üstünde zaten muhalefet, memnun olunmayan bir yere gidiyorsa memleket, iktidara alternatif olmak ve hatalı bulduğu işleri düzeltmek iddiası için, gerekiyorsa ödün, taviz, fedakârlık etmekse mesele; doğrusu Kılıçdaroğlu olması gerekenden çok daha liberal davrandı, çok daha fazla kendinden küçük partilere oyun alanı bıraktı. O kadar ki Temel Bey ve Gültekin Bey’in dışında herkes ittifakı zora sokacak her türlü kelamı etti. Elbette bir siyasi partinin genel başkanı konuşacak. Ancak siyaset yapıyorsanız, dilinizin kemiği olacak. Siyasette yeri geldiğinde ağzınızı torba gibi büzmeyi becerebileceksiniz. (Bizimkiler katiyen beceremez bu işi ya neyse) Her mevzunun yeri, zamanı, kıvamı vardır. İttifak ortağınızın hassas olduğu yerleri, onu zora düşürecek lafları ulu orta söyleyemezsiniz. Milliyetçi bir ortağınız var ise mesela. Çıkıp anayasadan “x” kelimesini çıkaracağız türünden radikal laflar edemezsiniz. Etmemelisiniz. Ya da partinin genel başkanı aday olmasın diye her türlü ayak oyununu çeviremezsiniz. Ortağınız sustukça da bundan cesaret alıp, gevezeliğin dozunu artıramazsınız. Ortaklar içinde en çok konuşması gereken olgunluk gösterdi, sustu. Hep dilini tutamayanların arkasını topladı. Dağıttılar topladı. Zigzag çizdiler, övdü, methiyeler düzdü. Yaranamadı. Kendi partisi, seçmenler, tellallar, papağanlar, herkes ama herkes, mütevaziliğe, efendiliğe, ince görmeye alışık olmayan herkes eleştirdi, vurdu da vurdu. Muhalefette en olması gereken asgari müşterek, elzem konularda ortak payda idi. Bu konuda en eğitimli olanlar, sosyal bilimciler, siyaset bilimciler, uzmanlar dahi duygusal (!) davrandı. İşin matematiğini göz ardı ettiler. Vay efendim neden x sayıda milletvekili verdi. Vay şunu verdi vay bunu verdi. Kimse oturup, sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı matematiği yapmadı, yapamadı. Sayın Cumhurbaşkanı çok mu meraklı DSP ile, YRP ile Hüdapar ile ittifak yapmaya. Ancak onlardan gelecek %0,5 - %1 oranında oyun cumhurbaşkanlığı kazanmada %10’dan %20’den kıymetli olabileceği ihtimalini, %1 bile olmayan bir partinin desteğine ihtiyaç duyabileceği gerçeğini göz ardı etmedi. DSP ile hiçbir zaman oy alamayacağı bir zümreden birkaç tane dahi olsa oy aldı. Yeniden Refah Partisi ile Saadet Partisini böldü aşağı çekti. Herkes ittifak yapmadığı halde Millet İttifakını HDP ile ittifak yapmakla suçlarken, Erdoğan Hüdapar ile ittifak yaptı. Kimse bir şey diyemedi. Demem o ki Erdoğan’ın yaptığı hesabı Kılıçdaroğlu da yapmıştı ve siyasette kimi zaman %1’in, %2’nin çok daha fazla ettiği gerçeğinin farkındaydı. Ne Erdoğan ne de Kılıçdaroğlu’nun yaptığı hesabı kimse yapmadı. Aralarındaki fark Erdoğan’a kimse bir şey diyemedi ama Kılıçdaroğlu’na vurdular da vurdular.

Neyse ben daha önce de söyledim Erdoğan olduğu sürece muhalefet böyle bir oy oranını bir daha zor görür. Tarih zaman içinde Kılıçdaroğlu’nun hakkını teslim edecek, muhalefetin en yüksek oyu alan cumhurbaşkanı adayı unvanını kolay kolay kimse egale edemeyecektir.

Rakamların sihrine ve yine rakamların yalan söylemeyeceğine inanarak benzer şekilde İyi Parti’den devam edeceğim. İyi Parti kimsenin arkasından gitmeden kendi rüştünü ispatlayıp, halkın teveccühüne mazhar olma kararı almış durumda. Peki bu oy hangi partilerden gelecek? Ak Partinin desteğiyle MHP’nin aday gösterdiği yerlerde İyi Parti’nin kazanma şansı sıfır. Bak söylüyorum sıfır. MHP adayının kazanma ihtimali olan bir yerde hiçbir milliyetçi seçmen İyi Parti’ye oy vermez. Tek ihtimal İyi Parti’nin kazanma ihtimali olan yerler. Böyle yer var mı? CHP desteğinin olmadığı hiçbir yerde kazanma şansları yok. Çünkü CHP desteğinin olmadığı koşullarda tek başına AKP MHP ittifakı ile yarışacaklar. CHP küskünlerinden oy alacaklarını düşünüyor olabilirler. Muharrem İnce yaklaşımı gibi. CHP’den ayrılmış İnce bile bunu başaramadı. En fazla CHP’ye zarar verdi. Sanki CHP’den intikam aldı. İyi Parti’de öyle. En fazla en fazla yapacakları o bölgede CHP’nin de kazanmasına engel olurlar. AKP MHP ittifakı kazanır. Hep İzmir örnek gösteriliyor. Sanki mesaj verir gibi İzmir’den aday göstererek başladılar. Ben de İzmir değerlendirmesi yapayım. CHP ve AKP %35 - %45 arası oy alırlar. İyi Parti en iyimser yaklaşımla, en iyi şartlarda %25’i geçemez. Sonuç; İyi Parti ne kadar başarılı olursa CHP o kadar başarısız olur, belki seçimi kaybeder, Ak Parti kazanır. Bunun da ne kadar doğru bir hamle olduğunu zaman gösterir.

Son söz; bizim insanımız kısa aralıklarla değişen perspektiflerdense, istikrarı sever, sadakati, vefayı sever, güven veren siyaseti sever. Şu halde İyi Parti’nin işi çok zor. Karşısına iktidarı almak yerine sanki CHP’yi alan İyi Parti’nin durumunu hep beraber göreceğiz. Ne olacaksa olsun, tek demokrasi kazansın, yeter ki adalet kazansın, lütfen cumhuriyet kazansın. Allah’ım Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Milleti, Vatanı, Bayrağı kazansın. Kurucusu Atatürk kazansın.

28 Eylül 2023 Perşembe

KEŞKE YALNIZCA FIRSATÇILIKLA OLSAYDI

 Ekran ekran dolaştınız. Yetmedi dolaşıyorsunuz ya; ben size ne diyeyim. Asla ve kat’a burnunuzun ucunu gösteremeyeceğiniz, bırak saati, dakikayı, size bir sanise yer vermeyecek mecralar ekranlarını sonuna kadar açmışlar, arzı endam ediyorsunuz. Kameram, mikrofonum var diyene seğirtiyorsunuz (nefes nefese koşuyorsunuz) Siz; sözde anket, basın, siyaset guruları; sizce neden açıldı o kanallar size? Yahu bunlar beni boy boy neden gösteriyorlar diye hiç kendinize soruyor musunuz? Bunu düşünemiyor olabilir misiniz? Düşünemiyorsanız zaten “vay geldi” değil “vay gelmiş memleketin haline” de düşünemiyor olmanız mümkün değil. Bence soruyorsunuz. Sonra “Dur yahu ideolojiymiş, davaymış, laiklikmiş, partiymiş, cumhuriyetmiş onlara sonra bakarız. Şimdi önemli ve öncelikli olan benim istikbalim, benim kariyerim, benim cebim. Fırsat bu fırsat, şovumu, PR’ımı yapayım. Bir daha bu gazeteleri, kanalları, bu ortamı nerede bulacağım” mı diyorsunuz?

Yanlış anlaşılmasın demokrasiye, laikliğe, sosyal adalete, hukuka, düşünce özgürlüğüne, birey olmaya, vatandaş olmaya, insan onuruna inanan herkes elbet sesini çıkaracak. Gerekiyorsa bir abinin dediği gibi en üst perdeden çıkaracak. Masa, sandalye, koltuk, TV, piyano, vs ne bulursan ata da bilirsin. Hiç mahsuru yok. Lakin bunu yerinde, zamanında, usulüyle yapacaksın.

Ne demek istiyorum?

Bırakalım yönetmeliği, tüzüğü, kurumsallığı vs. Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran, gelenekleri, teamülleri olan bir yapıda özellikle de yönetici koltuklarındaki üyeler; medya ya da sosyal medyada, milyonların gözünün önünde, evdeki rahatlığıyla hareket edemez, akıllarına ilk geleni yapamaz, ağzına geleni söyleyemezler. Sadece bu partide değil herhangi bir partide, dernekte, örgütte, organizasyonda, kurumda böyle hareket edemezler. Etikleri her kelimeyi, attıkları her adımı devletine, milletine, seçmenine, partisine, dostlarına, ailesine karşı olan sorumlulukları ve etik filtresinden geçirmek zorundadır. Mücadeleyi vermeniz gereken öncelikli alan parti içi mecralardır. Öyle ortalığa atlayıp, muhalif partilere malzeme veremezsiniz.

Bu arada partinin mensubu, ‘partidaş’ olmanız da gerekmez. Bir blok, bir ittifak oluşturmuşsunuzdur. O bloğun, masanın bir bileşeni, gücüsünüzdür. O zaman da bir araya geldiğiniz masa uzlaşı masasıdır. Öyle kameraların karşısına geçip geçip, seksen milyona kötü sürprizler yapamazsınız. Küstüm oynamıyorum, yanıldım, yanıltıldım, yan yattı, çamura battı diyemezsiniz. Bunları konuşacağınız yer uzlaştıklarınızla bir araya geldiğiniz toplantı odaları, masalardır. Düşüncelerinizi orada paylaşırsınız tartışırsınız, bir uzlaşı zemini yakalayamazsanız kararınızı önce o ortaklarınıza açıklar, sonra gerekirse milyonların karşısına geçersiniz. Aksi davranışlarda en temel ve iyimser ihtimalle hem kendinize, hem mensubu olduğunuz yapıya güven kalmaz. Başarılı olma şansınız ise zaten yoktur.

Siz ey siyaset erbabı, sizin kadar kitlesi olmayan bir sanatçı kötü örnek teşkil edecek bir hareket yaptığında topluma karşı sorumlulukları noktasında hemen tepki veriyor, yağıyor gürlüyorsunuz. Kitlelere mal olmuş insanlarda olması gereken sorumluluklarına dikkat çekiyorsunuz. Kendinize gelince her şeyi yapabileceğinizi sanıyorsunuz.

Görünen o ki toplumumuz en tepeden başlayarak, tüm siyasi partiler zemini, sivil toplum örgütleri, odalar, dernekler, her tür organizasyon, kuruluşlar, insanlarımız, hiçbirimiz demokrasiyi içselleştirmedik.

O yüzden her mevzu açıldığında “siyasi partiler kanunu”, “siyasi ahlak” mevzuları açılıyor. Tasavvur edilemeyecek ölçekte bir menfaat yapısı, sınırsız bir hırs, fırsatçılık ayyuka çıkmış durumda. Günümüz dünyasında popülizmin tarihte görülmediği kadar prim yapması, siyaset dünyası içinde geçerli. Bir tık popüler olup, halktan birazcık teveccüh gören kendini bir şey zannediyor. Hani bir laf var. “Kamış ses verince ney oldum sanır, ip gerilince yay oldum sanır, sarayda oturmakla padişah olmaz kişi, aptal ata binince bey oldum sanır.” Tam o misal. İlgiyi gören atıyor kendini ortalığa.

Ben daha önce bir yazımda şöyle bir iddia da bulundum. Kılıçdaroğlu sol bir liderin alıp alabileceği en büyük desteği, en yüksek oyu aldı. Bir daha mumla arasalar bulamazlar. Bu bir kehanet değil. Bunlar öyle birkaç ayda, üç beş yılda üstesinden gelinebilecek, bir seçim dönemine sığdırılabilecek konular değil. Ve tabi ki en az iki aşamalı.

İlk aşaması Türk, Kürt, Sünni, Alevi, Sağcı, Solcu, Kemalist, Osmanlıcı, ‘İyiparti’li, ‘MHP’li, ‘HDP’li demeden, üçe beşe bakmadan, sağduyulu bir uzlaşı zemini yakalamak ki Kılıçdaroğlu bunu önemli ölçüde başarmıştı. Hep söylüyorum adama yapmadıkları zulüm kalmadı. Sabah akşam ekranlara çıkıp, kendisiyle olmayacağını söyleyen, paçasından tutup aşağıya çekmeye çalışan sözde partililerinden tutun, Meral Akşener’in çok büyük yanlışı, yanlışları, Muharrem İnce’nin sol siyasete ihaneti ve son olarak Sinan Oğan’ın hamlesi. Önder Aksakal’ın yaptığı gibi çok daha küçük etkisi olanları saymıyorum bile. Buna rağmen Kılıçdaroğlu az kalsın kazanıyordu. Doğrusu ben Temel Karamollaoğlu, Gültekin Uysal ve özellikle de Hüseyin Baş’ın dik duruşunu beğendim. Bir daha da Kemal Kılıçdaroğlu kadar tahammül sınırları geniş, soğukkanlı, devlet adamı sorumluluğuyla susması gereken yerde susmasını bilen birisinin olacağını düşünmüyorum. Her türlü günahı adama yüklüyorlar, tek ittifak bozulmasın, muhalif düşünen halkın umutları yok olmasın, demokrasi de her zaman güçlü bir alternatif var olsun diye susuyor. Türkiye’de siyasi liderlerde neredeyse hiç olmayan bir meziyet bu. Sayın Cumhurbaşkanı Akparti’nin başında olduğu sürece, çok daha büyük hatalar yapmadığı sürece bundan sonra zor. Geçmiş olsun.

Evet ilk aşaması mutabakat zemini idi ki bunu kısmen başardılar. Mutabakat metni çok çok çok önemliydi. Çok önemsiyordum. Onu da becerdiler. Bir anlamda uzlaşılmış bir yol haritası idi. Demokrasimiz açısından aksayan, işlemeyen yada yanlış birçok konunun düzelmesi demekti. Hayata geçirilmesi halinde demokrasimiz kazanacaktı, biz kazanacaktık. Kazanamadılar. Olmadı. Sonraki aşama ise ki asıl zor olan; ülkeyi fikren fabrika ayarlarına döndürmek ve eğitimli, bilinçli bir seçmen kitlesini oluşturmak. A partisi B partisi için değil, hepimizin geleceği, sağlıklı bir demokrasi için olmazsa olmaz. Şu anda eğitimli bilinçli bir seçmen kitlesi yok mu? Yok! Maalesef yok! Öyle tribünlere oynamak, popülizmden beslenmeyi bırakalım. Tren kaçtı kardeşim. Demokrasi nedir? Hukuk devleti nedir? Bağımsız yargı nedir? Güçler ayrılığı nedir? Kontrol edilebilir, şeffaf bir yönetim, dengeleri gözetme nedir? Biat kültürü nedir? Birey olmak nedir? Vatandaşlık nedir? Vatandaşlık bilinci nedir? Sor bakalım. Ya da çık sokağa ekonomiden iki üç tane temel soru sor bakalım kaç kişi adam akıllı cevap verecek?

Kabul edelim ki çok partili hayata geçişle birlikte muhalefet edenlerin, muhafazakâr siyasetin son ve en çağdaş din olan dinimizi, dinimiz kisvesi altında bir değişik anlayışı siyasetinin merkezine koyması, neredeyse “ideolojileştirilen din” sanki, Türk Halkının Atatürk perspektifinden uzaklaşmasını isteyen dış desteğinde marifetiyle her türlü yol, yöntem, iletişim aracı ve mecrayı kullanarak çok daha muhafazakâr ama cahil (Muhafazakâr cahildir katiyen demiyorum.) bir kitle yaratması ülkenin ideolojik alt yapısını olduğu gibi değiştirdi. Kimi zaman eğitimli, ‘samimi Müslüman’ bazı arkadaşlarım bu cümlelere reaksiyon veriyorlar. Ben de git Anadolu’ya diyorum. Cumhuriyetin o idealist öğretmenlerinden, insanlarından kaç tane kaldı? Git gör. Ülkenin batısında, gelişmiş çevre ve yerleşkelerde yaşamakla olmuyor. Git gör Anadolu’yu. Yaşayanlar hatırlar, gençlerde öğrenmiş olsunlar, 70’li yıllarda imam hatiplere Milli Selamet Partisinin arka bahçesi denmiyor muydu? Dinin ötesinde hep bir iktidarı ele geçirme çabası yok mu? Yok ılımlı İslam, yok siyasal İslam, yok dinler arası diyalog ve benzer kavramlar kendiliğinden mi ortaya çıktı? Anadolu’daki yapılanmalar, Anadolu aslanları vb kavramların amacı sadece dini yaşamak mıydı? Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emrettiğini ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.” lafını söyleten direk, indirek hep bir iktidara etki etme, söz sahibi olma, ortak olma, ele geçirme çabası değil miydi? Bu tür çabalar nerdeyse Fatih Sultan Mehmet Han’a kadar uzanmıyor mu? Bak tarikatlar, cemaatler, medreseleri, radyo TV kanalları, film yapımları, dershaneleri, kursları, yurtları. Hemen her mecraya nüfuz etmiş yapılar. Ve yine hemen her fukara çocuk bir potansiyel. Yıllardır bu ülkenin otoyollarında radyolarda ya TRT çeker, ya da dini içerikli radyo kanalları. Düne kadar Fethullah Gülen bu ülkenin en itibarlı kişisi değil miydi? Şu anda yerini almış başka yapılar ve onlara inanmış milyonlar yok mu? Tesadüf mü tüm bunlar? Çok mu doğal? Ya sen, sırtını Atatürk’e dayayıp, bu ülkenin hiç değişmeyeceğini sanarak yaşamaya devam eden kardeşim sen sanki hiç mi değişmedin? Benim büyüklerimin, öğretmenlerimin Atatürk sevgisinin, Modern Türkiye Cumhuriyetine bağlılığının, demokrasi, vatan, bayrak sevgisinin onda bir sende, bende, bizde yok. Kimse kusura bakmasın ‘halkın sağduyusu güçlüdür’ün, ‘halk en iyisini bilir’in arkasına saklanıp, meseleye uzaktan bakıp, tüm kabahati ana muhalefet partisinin genel başkanına yüklemekle hiçbir yere varamazsın. İkinci aşama topyekun bir aydınlanmadır. Nasıl olacağı ise bambaşka bir makale, kitap ve hatta kitaplar konusudur. Yoksa oportünist yaklaşımlar ancak koltuğa başka bir kişiyi oturtur o kadar. Sen, ben, vatan, millet, biz ise başrolünde başka bir aktörün oynadığı aynı filmin daha berbat versiyonlarını izler dururuz.

 

Mekanı cennet olsun. Doğru bildiklerini söyledi. Mücadele etti. Gücü de, ömrü de yetmedi.

''Mâûn Su­re­si'ni bir kez da­ha ha­tır­lar, din­den Kur'an'ın an­la­dı­ğı­nı an­lar ve olay­la­ra vah­yin göz­lü­ğüy­le ba­kar­sak, Tür­ki­ye'de din ve İs­lam adı­na bü­yük öl­çü­de dindışılık ser­gi­len­di­ği­ni söy­le­ye­bi­li­riz. Bu maskeli dindışılığın baş tah­rik­çi­le­ri, hat­ta bir an­lam­da ko­ru­yu­cu­la­rı ne ya­zık ki, 'muhafazakâr, sağcı, mukaddesatçı, maneviyatçı' yaftalarıyla halkı kandıran si­ya­set­çi­ler­dir.'' (Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk)

13 Eylül 2023 Çarşamba

AÇIK FİKİRLİLİK

 Kimi toplumlar gelişip, alıp başını giderken kimileri geri kalıyor. Neden? Geri kalmışlığın yada ileri gitmişliğin özünde ne var? Bunu neye bağlamalı?

Ben “açık fikirlilik” diyorum. Konu hakkında bunca çalışma ve bilim insanı varken ukalalık yapmak da istemem ama fikrimi de paylaşmak isterim doğrusu. Elbette “açık fikirlilik” aynı zamanda sonuçtur da. Lakin yumurta-tavuk, tavuk-yumurta meselesi gibidir. Bu yüzden de altını doldurmak lazım. Onu besleyen ya da köstek olan birçok etmene değinmek lazım.

Gelişmişliği kimisi finansa, paraya bağlar, kimisi ırk diyebilir. Kimisi de çalışmak, üretmek de diyebilir ki hepsine katılıyorum. Bitmedi. Din, dil, mezhep, ahlak, sömürgecilik, ideolojiler, yönetim şekli, coğrafya diyenler çıkabilir. Katılıyorum ancak bunlar bahsettiğimiz açık fikirliliği destekleyen ya da köstekleyen etmenler olabilir. Tek başına hiçbiri sebep olamaz diye düşünüyorum. Nitekim tarih bunlardan hiçbirinin tek başına belirleyici olmadığının örnekleriyle dolu değil mi?


Mesela din. Bir dinin hakim olduğu toplum karanlığı yaşarken başka bir din altın çağını yaşatıyor olabilir. Sonra bir bakarsın tam tersi. Aynı dine sahip bir toplum bilmem kaç yüzyıl önce karanlığa bürünmüşken sonrasında yine aynı din ile aydınlığı yaşıyor olabilir. Elbette din aynı din ama bambaşka şeylerden etkilenmiş olabilir. İdeolojiler ha keza ona öyle. Büyük ümitler yaratmış komünizm hakim olduğu ülkeleri perperişan etmemiş midir? Etmiştir. Peki tam tersi de olamaz mıydı? Olurdu. Ya da mesela hemen aynı coğrafyadaki Kuzey ve Güney Kore aynı mı? Değil. Japonya’ya ne demeli? Öylesi bir deprem coğrafyası ama depreme meydan okuyor. Coğrafya da etken ama belirleyici değil.
Tek başına hiçbiri yüzde yüz belirleyici değil. Bunlardan herhangi birinin içine “açık fikirliliği” koyduğunda resim değişmez mi sizce. Örnek son derece karanlık dönemler yaşayan Hristiyanlık daha bir açık fikirli yapıya büründüğünde resim değişmemiş midir? Naturaları uyuşsa da baskıcı anlayıştan daha açık fikirli bir komünizme evrilse bir ülke gelişmez mi? Son derece açık fikirli bir krallık sırf krallık diye geri kalır mı sizce?


Kalıplara sıkıştırılmamış, her türlü baskıdan arınmış, herkesin herkese tahammülünün olduğu, hoşgörülü, sağduyulu, sevgi dolu, öğrenen, tatbik etmekten çekinmeyen, özgür düşünen, düşündüğünü söylemekten korkmayan, vatandaş olmayı, birey olmayı başarmış bir toplum neler üretmez ki?


Alanım olmadığı için iddia etmiyorum ama ısrar ediyorum ki bir toplum için en tehlikeli olanı o toplumun sorgulamayan, merak etmeyen, kim, nerede, neden, niçin, nasıl diye sormayan, verileni olduğu gibi kabul eden, biat eden, ağır muhafazakâr, yeniliklere kapalı hale gelmesidir.

13 Ağustos 2023 Pazar

İLLE DE AKIL

Türkiye Cumhuriyetinde ister devlet düşmanlığından, hainliğinden, ister rejimle problemi olduğundan, ister içinde yaşadığı topluma öfkesinden, kötü niyetinden, ya dürüst olmadığından ya da yeterince yürekli olamadığından, her ne ise gerçek düşüncelerini, yüreğinden asıl geçenleri, niyetini direk dillendirmeyip yada dillendiremeyip eveleyen geveleyen, laf çevirerek anlatmaya çalışan, kulağını tersten gösteren, mehteran gibi iki ileri bir geri yapan, asıl maksadının üstüne bir kılıf uydurup, o şekilde amacına ulaşmaya çalışan çok oldu. Olmaya da devam ediyor.

Atatürk ile kurulu düzenleri, menfaat çarkları bozulanların ve onların zihniyetinde olanların hep bir hesabı oldu. Daha cumhuriyet kurulmadan, istiklal mücadelesi sırasında başladı. Bir karşı cephe oluşturdular, direk işgalcilerle iş tuttular. Kimisi saray üzerinden yaptı bu işi. Sürekli bir karalama hali içinde oldular. Yetmedi, iftiralar attılar, lobi, kulis yaptılar, kimileri dergahlar, tekkeler, tarikatlar üzerinden kışkırttılar, örgütler, partiler kurdular, ayaklanmalar, isyanlar. Osmanlı’nın zayıflaması da benzer sebeplerden değil mi? (Ben değil tarihçilerin kutbu söylüyor.) Cumhuriyetin yavaş yavaş kök salmasıyla nispeten sindiler ama gizli gizli düşmanlığı, propagandalarını sürdürdüler. Su uyudu, onlar uyumadı. Meydan buldukça sayıları arttı ve daha bir cüretkâr oldular. Yasal görünümlü siyasi parti oldular, siyasi partilerin içine sindiler. Medyada kendilerine yer buldular. Yazılar yazdılar, yorumlar yaptılar. Devletin en mahremlerine kadar nüfuz ettiler. Bu memleketin kurucusuna, bayrağına, ortak değerlerine hakarete varan laflar ettiler, silahlandılar, terörü kullandılar, içeri girdiler, çıktılar. Dünyanın en demokratik ülkesinde göremeyecekleri toleransı gördüler. Ne yazık günübirlik menfaat, basiretsizlik ve sapla samanın birbirine karıştırılmasından hep istifade ettiler. Bu canım ülke, devlet ise hep okların hedefi oldu.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temeli, perspektifi, dahası en güçlü tutkalı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü itibarsızlaştırmadan, düşüncelerini yıpratıp, yok etmeden bu coğrafyada devletimizin taş gibi duracağını, parçalanamayacağını bilenler içerdeki bu borazanlarını hep öttürdüler. Öyle bir noktaya getirdiler ki; zamanında, Milli Mücadelenin verilip, vatanın işgalden kurtuluşu sırasında, tüm dünyanın “Kemalizm” yada “Turkish Nationalist Forces” şeklinde adlandırdığı Kemal Paşanın yanında olanları, Kemalistleri, milliyetçi vatanseverleri, emperyalistleri dize getiren, korkulu rüyaları olan bu iradeyi yok sayacak noktaya getirdiler. Çünkü Atatürk fikri, Kemalizm, bunlar yok olmalıydı.

İçeride de şu veya bu sebeple bu vatansever perspektiften hazzetmeyen ancak bunu dillendiremeyen kesimler onu yaptılar olmadı, bunu yaptılar tutmadı. Neler neler uydurdular. hep vardı. Kimi zaman dindar oldular Atatürk “dinsiz” oldu. Kimi zaman sosyalist oldular Atatürk “diktatör” oldu. Hatırlayın bir ara “İkinci Cumhuriyet” diye bir kavram atıldı ortaya. Aydın, ağır solcu görüntülü ama alabildiğine liberal, rejim ile problemli birileri tutturdular da tutturdular “İkinci Cumhuriyet” diye. Kimi yaklaşımlar PKK’yı andırıyordu. Öyle idi ise bile bunu dillendirecek kadar cesur değildiler. Ülke ile bir problemleri yok görüntüsü veriyorlardı ama “İkinci Cumhuriyet” ile asıl ve gizlenen amaç artık “Birinci Cumhuriyet” ile bağlar kesilmeliydi. Çünkü “Birinci Cumhuriyet” Kemalizm’di, “Ne Mutlu Türküm Diyene” idi, milli bayramlarımız idi. Belki de gizli “bölücü Kürtçülük” yapıyorlardı. Direk bu şekilde dillendiremediklerinden stratejik olarak böyle davranmaları daha doğru idi. Artık “İkinci Cumhuriyet” zamanı idi. Bu üstü örtülü kopuş hamlesi hiç de küçümsenmeyecek destekler de gördü. Algıları öyle bir noktaya getirdiler ki Türk’üm deyince ırkçılık yapıyordun sanki.

Bu kafa yapısındaki insanların nerelerle, ne iş tuttukları çıktı değil mi ortaya? Gitme çok geriye. Son 15 – 20 yılda neler neler yaşadı bu ülke. Millet demokrasiye sarıldı sarılmasına, lakin bizi uçurumun kenarına getiren davranışlar, alınan kararlar, Atatürkçü, Kemalist perspektifle, Türk Silahlı Kuvvetlerini savunanlarla dalga geçmeler, vesayetçilikle suçlamalar, bu insanlara verilen itibar, neredeyse tüm televizyon kanallarının onlara sonuna kadar açılması, televizyonlarda sabah akşam boy göstermeler, diğer taraftan vatandaşın cebinde olması gereken lakin bu adamların kazandıkları  paralar, gidilen yol, uygulanan yöntem, peşinden koşulan perspektif. Ülkenin ideolojik olarak ne kadar hasar gördüğünün farkında bile değiliz. maalesef ! Şimdi de ne, ne kadar değişti yorumu size bırakıyorum.

Umarım artık akılla hareket eder bu millet, umarım en hakiki mürşide sarılır, devletin kurucusuna kurucu iradesine, ortaya koydukları ilkelere daha da sıkı sarılır.


5 Ağustos 2023 Cumartesi

BİZ BÖYLE DEĞİLDİK

 Biz, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan milyonlar,

biz böyle değildik.

Çok değil daha 20-25 yıl öncesine kadar

televizyonlarımızda Kaynanalar, Bizimkiler, Perihan abla gibi aile, mahalle, yardımlaşma dizileri olurdu,

şimdi açık, gizli, garip mesajlar içeren örgüt, çete, mafya dizileri var.

Bizim Tarkan, Karaoğlan, Kara Murat’larımız vardı,

şimdi Thor’larımız, Iron Man’lerimiz, Hellboy’larımız var.

Bizim limonatamız, ayranımız, gazozumuz vardı,

şimdi colalar, energy drinkler var.

Bizim ekmek arası, düremeç, dürümümüz vardı,

şimdi hamburgerimiz, fried chicken’ımız var.

Yerli malı yurdun malıydı. Herkes onu kullanmalıydı.

Şimdi yerli malından kaçıyoruz.

Biz beyefendiydik, hanımefendiydik.

Şimdi çete, mafya, sokak kabadayısı olduk.

Biz saygı, nezaket, hürmet severdik,

şimdi ağzımız lağım gibi.

Biz müşfiktik, hoşgörülüydük,

şimdi birbirimizin gözünü oyabiliriz.

Katil katildi, hırsız hırsızdı.

Şimdi hırsız bizim hırsızsa hırsız olmuyor.

Biz haklının, biz mazlumun yanındaydık,

şimdi gücü, güçlüyü seviyoruz ve hatta tapıyoruz.

Biz yenecek bir şey aldık mı paylaşırdık,

şimdi gizliden nasıl götürürüm derdindeyiz.

Biz mütevazi idik. Gösteriş ayıptı.

Şimdi malımızı mülkümüzü insanların gözüne sokuyoruz.

Biz bir yüzüğe razıydık.

Şimdi köşk yetmez saray, saray yetmez, saraylar istiyoruz.

Biz gökkuşağı gibi yedi renk ama bir o kadar hep beraber pırıl pırıl beyaz idik,

şimdi ille de sarı, mavi, yeşil, mor olma derdindeyiz.

Biz dini bayramlarımızda, büyüklerimizi ziyaret eder, ellerini öperdik. Aile sofralarında birlikte yemekler yerdik.

Şimdi kaçacak destinasyon arıyoruz.

Biz 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos kutlayacağız diye heyecanlanırdık,

kimi zaman 23 Nisan’da ıslanmak, sucuk gibi olmak,

ertesi gün ateşlenmek dahi çok güzeldi.

Şimdi bu bizi biz yapan bayramlarımızı kutlamamak için kırk takla atıyoruz.

Küçücük yüreklerimizle, yırtınırcasına söylediğimiz,

milli şuurumuzu besleyen andımız yok edildi bile.

Allah’tan “10 Kasım”larda,

saat dokuzu beş geçe, bir dakika da olsa,

hayat duruyor hala.

4 Ağustos 2023 Cuma

GÜNAH KEÇİSİ

 

Seçimi millet ittifakı kaybetmiştir. Kimler yani? Cumhuriyet Halk Partisi, İyi Parti, Saadet Partisi, Deva Partisi, Gelecek Partisi, Demokrat Parti. Evet, kaybettiler. İçlerinden kimse çıkıp seçimi kazandım diyemez. Demiyorlar da! Sadece bu ittifakın bir anlamda mimarı ve adayı olan Kılıçdaroğlu aldığı %48 oyu savunuyor. Evet savunuyor. Ben olsam okkalı, akıl ve tespit dolu bir konuşma hazırlar, doğruları, yanlışları sıralar, Cumhurbaşkanı olsam nasıl bir Türkiye’nin hayalini kurduğumu, neyin mücadelesini vereceğimi, ancak bu mücadeleye her iki kişiden birinin teveccüh göstermediğini söyler, canınız sağ olsun der, bayrağımı da, vatanımı da, sizi de seviyorum der bırakırdım. Hoş bu seferde gemiyi tek eden kaptan diye mi teneke çalarlardı? Bıraktı kaçtı derler miydi? Bilemedim. Çok mu duygusal bir karar olurdu? Bilmiyorum. Oturduğum yerden ahkam kesmek kolay.

Evet Kılıçdaroğlu %48’i savunmayı seçti. Çok normal. Neden mi? Yıllarca basketbol oynadım. Takımın maç boyu süper defans yapsa, en beceri isteyen, en zor basketleri atsa, ters smaçlar, orta sahadan üçlük atışlar, su üstünde yürüse, havalarda uçsa, seyirciyi bir oturup bir kaldırsa, maçı neredeyse kazanacakken son saniyede rakibin attığı bir basket ile maçı kaybetse, kaybetmiştir. Ötesi yok. Maç kaybedilmiş, konu kapanmıştır. Tartışılmaz. Kaybettin. Lakin her yerde, her önüne gelen, “Nasıl verdiniz bu maçı?”, “Nasıl yenildiniz?” diye sormaya başladığında savunmaya geçersiniz. Kılıçdaroğlu da çıkıp kazandık demiyor zaten. Ama oklar acımasızca kendine çevrildikçe %48’i savunuyor. Gayet normal bir reaksiyon. Neyse söylediğim gibi yapıp bıraksaydı keşke. Toplumlar layık oldukları şekilde yönetilirler.

Peki yaptığı savunmalarda Kılıçdaroğlu’nun haklı olduğu taraflar da yok mu? Daha önce hiçbir genel seçimde hiçbir sol lider %44 yada %48 oy almamış. Dikkat İsmet Paşa dahil, hiçbir sol lider! Yine ittifaklar sonrası ne Sayın İhsanoğlu, ne Muharrem İnce bu rakama yaklaşamamış bile. Kimileri çıkıp “tamam kabul fakat CHP’nin oyu %25’te kaldı” diyorlar. Diyorlar da kimse 12 Eylül sonrası kökünden değişen/değiştirilen ve eski haline gelme çabaları onlarca yıl sürmesine rağmen tabi ki gelemeyen, ister ılımlı İslam deyin ister siyasal İslam, bu kılıf altında yapılan toplum mühendisliği sonrası değişen ülkem insanının siyasi perspektifine bakmadı. 1980 sonrası Rahmetli Bülent Ecevit, DSP ile seçim kazanıp, koalisyonla iktidar olduğunda aldığı oy yalnızca %22,19 idi. Sayın Deniz Baykal hayatı boyu %22’den fazla oy alamadı. Buna karşın hiçbir Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı bu kadar zulme, eziyete uğramadı.

Bazen vicdanlı olmak gerekir. Bazen değil, her zaman vicdanlı ve adil olmak gerekir. Seçim öncesinde bir parti Genel Başkanının önünü kesmek için milyonlarca takla atıldı. Daha önceki seçimlerde kendi aday olmadı diye eleştiriliyordu, bu sefer de önüne geçmek için edilmedik hakaret, söylenmedik söz bırakılmadı. Sadece iktidar değil, en yakınındakiler yaptılar bunu. O kadar ki Kılıçdaroğlu’nun altyapısının binde birine sahip olmayan bir kısım gazeteci görünümlü, araştırmacı görünümlü ve güya “Atatürkçü görünümlü” insanlar yaptı ve bu arada çoğu da mükafatlarını aldı. Öylesine yıprattılar, halkın gözünde o kadar itibarsızlaştırdılar ki kazansaydı gerçekten büyük başarı olurdu. Yahu sen dünyanın en karizmatik adamını bu vicdansızların önüne at, 15 günde rezilini çıkarmazlarsa hiçbir şey bilmiyorum. Tam tersi de mümkün. En vasıfsız adamı kahramanda yaparlar. Düşünsene artık seçim sattı mahaline girmişsin, son yüz metre de büyük ortağından çatlak sesler çıkıyor, “Alevi, Sünni” konusuna bile giriyorlar. Birden bire büyük ortağın “küstüm oynamıyorum” diyor. Ağza gelmedik laflar ediyor, daha olmadı dur sen beceremezsin diye yanına iki tane belediye başkanını koltuk değneği olarak koyuyor. Bunu şart koşuyor. Yani seçmenin algısına diyor ki bizim aday yetersiz yanına iki tane daha koyup, güçlendiriyoruz. Peki bu ittifak içinde “yapmayın bu nasıl bir algı yaratır?” diyen bir tane iletişimci, yönetici yok mu yahu? Maalesef sabah akşam vurdular, saldırdılar adama. Mülayim oldu, eleştirilere tahammül etti, hoşgörülü demokrat davranmaya çalıştı. Ancak onun bu hoşgörüsü dilinin kemiği olmayanları cesaretlendirdi. Daha ağır laflar ettiler.

Kuyumcu terazisi hassasiyetinde, yüzde, binde birlerin bile seçim kazanmak için gerekli olduğu bir seçimde, tıpkı Sayın Cumhurbaşkanı gibi en küçükleri bile ittifakta, ittifakın yanında tuttu, tutmayı başardı. Peki böyle hassas bir seçim kazanılmadıysa, bunda halkın gözünde ittifakı çatlatan Meral Akşener’in, yerli yersiz konuşan Babacan’ın, Davutoğlu’nun, hele hele Muharrem İnce’nin, partisinin ilkelerini bir kenara koyan DSP Genel Başkanının, babasının çizgisinden kayan Erbakan’ın, son dakikada rengi değişen, Hüdapar ile yan yana görünmekten çekinmeyen Sinan Oğan’ın hiç mi hatası yok?

TV’lerde tartışılacak onca şey varken yine aynı mevzu masada. En hararetlisinden hem de. Altı ayda hem değişim, hem yerel seçimlere hazırlanmak. Valla bravo. Altı ayda en sıradan , en küçük projenin ilkelerini, objektiflerini, yol haritasını vs. değiştiremezsin. Sen bir ülkeyi yönetmeye aday bir partinin neyini, nasıl değiştireceksin. Şaka gibi, bunlar değişimden ne anlıyorlar acaba? Memleketin asıl meselelerin konuşulmasına engel olduğundan, yerel seçimlerde de işe yarayacak olmasından bu mesele fazlasıyla gündem de tutuluyor, ateşleniyor, harlanıyor. Siz de ateşe odun atıp duruyorsunuz. Atın, atın. Aynı filmi görür gibiyim. Önemli değil, ne de olsa kaybedince bir günah keçisi bulunur. Hatta var mı demeliydim. Vurun abalıya. Böylesi daha kolay. Sonuçta hatayı başkasına atar kurtulursunuz. Ülkenin başka sorunu yokmuş gibi yatıp kalkıp bunu konuşun. Yerel seçimler kapıdayken bu yapılanlar bakalım kimin işine yarayacak, hep beraber göreceğiz.


22 Temmuz 2023 Cumartesi

DEFANSİF OFANS

Oy vermiş. Yine vermiş. Vermiş de bakıyor, düzelmiyor, yanlışlar, sorunlar, problemler. Hem de yenilir yutulur cinsten değil. Bile isteye ya da değil. Hüsnü niyetle ya da değil. Art arda, üst üste geliyor yanlışlar. Uzun eşek misali. Canı çıksın altta kalanın. Zaten takati kalmamış memleketin.

Abi yapıştırıyor.

Sorun muhalefette kardeşim. Adam gibi muhalefet yok.

Be adam, meselen memleketse icra dururken ne alaka muhalefet? Yapılanlar sana göre doğru ise yapılanı savun. Yanlış ise yapılanı, yapanı eleştir. Sana ne muhalefetten?

Velev ki yok. Bu icra makamına yapılmaması gerekenleri yapma, yanlışta ısrar etme, yapılması gerekenleri yapmama hakkı mı verir? Muhalefet olmayınca yapılan yanlışların yok sayıldığı bir kanun, yönetmelik, teamül mü var?

Madem doğru her şey, her şey yolunda gidiyor, ne güzel, bırak, varsın muhalefet olmayıversin.

Anla ki;

ya muhalefet yok diye savunmaya geçiyorsun, ya gerçekten olmadığına inanıyor, yokluğuna gerçekten hayıflanıyorsun.

Anla ki;

bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındasın ama uyanıksın, defansif ofans yapıyorsun. Ya her şeye rağmen destekliyor, söylemeye utanıyorsun ya da aslında diyorsun ki evet memnun değilim yaşatılanlardan.

Lakin korkağım dillendiremiyorum.

Tükürdüm bir kere. Yalayamıyorum.

Yanıldım. Yanıldığımı kendime dahi itiraf edemiyorum.

3 Haziran 2023 Cumartesi

ALTAR'IN OĞLU TARKAN YA DA ALTAY'DAN GELEN YİĞİT KARAOĞLAN OLSA OLUR MUYDU?

Kılıçdaroğlu’na karşıt, ısrarcı bir tutum içinde olup, seçim sonrasında dahi inatla istifa diyenleri gerçekten anlayamıyorum. Baştan şunu söyleyeyim hiçbir zaman kişilere takılmadım. Elbette destekledim doğru ya da yanlış buldum o kadar. Daha iyisi var ise neden olmasın. Daha ziyade olaylara, gelişmelere, sonuçlara, neden, nasıl tarafına baktım hep. Kılıçdaroğlu kalır kalmaz, gider, gitmez kendisinin ve Cumhuriyet Halk Partisinin kararı, seçmenin teveccühüdür.
Benim takıldığım doğru adam ya da değil tek bir tane adamın başarı ya da başarısızlığın odağına konulması. Özellikle bazı yazarlar konuyu öylesine bir hale getiriyorlar ki al oradan Kılıçdaroğlu’nu koy Altar’ın Oğlu Tarkan’ı, olmadı Altay’dan Gelen Yiğit Karaoğlan’ı koy yada Fatih’in Fedaisi Kara Murat da olur. Daha mı olmadı Superman de olur. Ya da şöyle “heyt ülen” diyebilecek bir Kadir İnanır falan mı bulsak? Öyle ya doğru adamı aday göstermek yetiyorsa bir süper kahraman her şeyi halleder. Peki de demokrasiye, takım oyununa, ekibe, düşünceye önem verenler tek adamcılık yapmış, kendiyle çelişmiş olmuyor mu?
Yahu hep beraber kabul edelim ki özellikle Millet İttifakının olgunlaşmasıyla birlikte Sayın Kılıçdaroğlu hemen tüm kitle iletişim araçları üzerinden korkunç bir itibarsızlaştırma bombardımanına maruz kaldı. O kadar ki bundan etkilenen kendi cenahından isimler bile televizyonlarda, sosyal medyada bu duruma bilerek bilmeyerek malzeme oldular. İstersen kabul etme adamın yaşadıklarını herkes göğüsleyemez. Her türlü saldırıya rağmen öz motivasyonunu, gardını düşürmedi. Sinirleri son derece güçlüymüş Kılıçdaroğlu’nun. Aslında doğru adaydı.
Çünkü altında yatan her ne olursa olsun, iktidara nasıl gelmiş olursa olsun, hatta iktidarındaki yanlışlar ne olursa olsun sağ oyların %80’ini ikna edebilen güçlü bir iktidara alternatif olacak yapıyı bir araya getirmek, düşünce yapıları birbirinden alabildiğine farklı kitleleri bir arada tutmak ancak ve ancak sağlam bir inanç, sağlam sinirler, sağlam irade, dahası karşı tarafta yarattığınız güven ile, itibar ile olur. Her an kıvırma ihtimali olan biriyle kimse yola çıkmaz. Asla. Ya da gücü eline geçirdiğinde kendilerine gerekli ihtimamı göstermeyecek bir kafa yapısında olunduğunuzu düşündükleri an yanınıza kimseyi alamaz, rüzgârı estiremezsiniz. bu işe girmezler.
Eleştirmek kolay. Şimdi soruyorum; hangi lider bu seçimi kazanırdı? İşin matematiği ile birlikte birisi bana anlatsın. Yorumlara yazın mesela. Hangi yapı bu seçimi kazanırdı. Yalnız yineliyorum öyle hiçbir matematiğe dayandırmadan isim yazmak yok! Matematiksel zemin ile yazılacak.
Devam edeyim. Mesela Sayın Meral Akşener en olmadık zamanda masadan kalkıp, masaya anlamsız ithamlarda bulunmasaydı oyları %12 bandından %9’a yine düşer miydi? MHP oyları %7-8 den yine de %10’a çıkar mıydı. %2-3 birinden gitti, diğeri %2-3 artırdı. Buradan bakınca fark %4-6 arası. Yalnızca bu matematik bile seçimi kazandırır mıydı? Ya da Muharrem İnce yetiştiği eski partisine Sayın Cumhurbaşkanına, iktidara vurmadığı kadar vurmasa, bırakın memleketini seven bir siyasetçiyi, insani erdemlerden fazileti öne çıkarsa acaba bu durum böyle olur muydu? Bırakın %3’ü, %5’i, yalnızca %1-2 kaybedilmesine vesile olduysa bu içinde yetiştiği, sayesinde makam, mevki sahibi olduğu CHP’ye, geri dönüşsüz çok büyük bir vefasızlık ve hatta kin değil mi? Sinan Oğan’ı falan yazmıyorum.
ABD Başkanı Joe Biden (Joseph Robinette Biden, Jr.) 80 yaşında. Çok sağlıklı değil sanırım. Yürüyemiyor, sürekli takılıyor, düşüyor falan. Dün yine bir torbaya takılıp, çok kötü düştü. Yeniden aday olmak istiyormuş. Aklıma başkanlığı bırakırken Eski Başkan Barack Hussein Obama’nın çok kıymetli mesajlar verdiği konuşması geldi. Ne diyordu?
“Ben ikinci dönemimdeyim. ABD Başkanı olarak hizmet etmek olağanüstü bir ayrıcalıktır. Bundan daha gurur verici ve ilgi çekici bir iş düşünemiyorum. İşimi çok seviyorum. Ama anayasaya göre başkanlık için yeniden aday olamam. Aslında kendimin iyi bir başkan olduğunu düşünüyorum. Yeniden aday olursam kazanabilirim. Ama bunu yapamam! ABD’yi daha ileriye götürmek için yapmak istediğim çok şey var. Ama kanun kanundur! Ve hiç kimse kanunların üstünde değildir! Bu kişi başkan bile olsa.”
Doğru adam dahi olsanız yeri, zamanı geldiğinde gereğini yapmalısınız. Tabi yeri, zamanı geldi mi bunu da en iyi kişinin kendisi bilir.
Şimdi tekrar soruyorum; hangi lider ve senaryo bu seçimi kazanırdı? İşin matematiği ile birlikte birisi bana anlatsın. Yorumlara yazın mesela. Hangi yapı bu seçimi kazanırdı. Yalnız yineliyorum öyle hiçbir matematiğe dayandırmadan yazmak yok!

28 Nisan 2023 Cuma

SİZ ALLAH İLE ALDATILABİLİRSİNİZ AMA ALLAH ASLA ALDANMAZ.

Yaşamda hemen her şeyin büyük, küçük, önemli, önemsiz bir amacı vardır. Hayata geçirilecek, yapılacak her şeyin . . . Bir iş, bir proje ilk kez konuşuluyorsa en önce ne yapmak istenildiği konuşulur, hedefler, amaç konuşulur. Amaç; yapılan, yapılacak olan her şeyin merkezinde durur. Asıldır. Aslolandır. Amacı ekmek almak olan kişi fırına kadar gitmiş ekmek almadan dönmüşse; eve ne ile dönerse dönsün; ekmek almamıştır, asıl amaç gerçekleşmemiştir. Velev ki eve dönerken yolda altın bulmuş ve altın ile dönmüş olsun. Amaca ulaşılmamıştır. Evde ekmek yoktur. Diğer yandan yine amacı ekmek almak olan bir kişi çarşıdan gelmekte olan eşini arayıp gelirken ekmek alıp gelmesini istemiş ve netice de ekmeğe ulaşmışsa amacını gerçekleştirmiştir.

Yineleyelim asıl olan amaçtır. Amaca ulaşırken kullandığınız yol ve yöntemler asıl olanın önüne geçerse yada amaç bir yana bırakılıp, araçlar amaca dönüşürse asıl amaç yiter, yok olur. Asıl olan istikametten sapılır. Hâl, durum sapkın bir hale gelir, gelebilir.

Yüce dinimiz, İslam’ın da elbette nihai bir amacı var. İlahiyatçı değilim ama yazacaklarım için ilahiyatçı olmaya gerek yok. Hepimizin bildiği ya da kolayca ulaşabileceği temel bilgilerden bahsedeceğim. Dinimizin nihai amacına baktığımızda beşerin birbiriyle huzur ve barış içerisinde mesut, mutlu yaşaması olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan insanın kendisi de dahil Allah’tan başka kimsenin alamayacağı canını, doğruyu, yanlışı ayırt eden aklını, inancını, dinini, emekle, alın teriyle edindiği malını ve neslini korumak dinimizin temel hedefidir. Kişileri başka insanlara karşı kin ve nefrete, intikama, kan dökmeye asla sevk etmemiştir, etmez. İlk gününden itibaren sevgiyi, saygıyı, nezaketi, hoşgörüyü, sağduyuyu telkin etmiştir. Tüm emir ve yasaklar bir amaç uğrunadır. Güzel ahlakla ahlaklanmak. Güzel ahlaka sahip olmak.

"O, sizin suret, şekil ve dış görünüşlerinize değil, kalplerinize ve kalbi temayüllerinize bakar." (Müslim, Birr, 33) asıl olanın amaç olduğunu özetleyen bir hadistir. Yüce Allah’ın insanların güzel, yakışıklı, zengin, makam sahibi vb niteliklerine değil, ruh güzelliklerine, gönül zenginliklerine, güzel ahlaka baktığına işaret eder. Hz.Ömer’in “Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu? Kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete riayet ediyor mu? Dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu? Ona bakınız.” dediğini bilirsiniz. Bir konu daha ne kadar net olabilir değil mi? Amaca odaklanmış, olması gereken yere koymuşsak, yani güzel ahlakı yaşamımızın merkezinde tutuyorsak doğru yoldayız. Değilse başta kendimiz olmak üzere insanlığı aldatıyor oluruz.

Orta Doğu coğrafyasında, daha doğrusu Müslüman ülkelerde kabul edelim ki araçlar amacın yerini almış, amaca dönüşmüştür. Amaca giden yol araca meyletmiş, amaç yolundan sapmıştır. Zaman zaman aksi düşünceler, itirazlar yükselir. Olsun itiraz etmeler ya da birilerinin kabul etmemesi gerçeği değiştirmez. Birçok aydın İslam aliminin dikkat çektiği nokta budur. Lakin bu alimler öylesine az kalmıştır ki sözlerini dinletememektedir. Asıl tehlike ise her geçen gün sayıları daha da azalmaktadır.

Amacı, aslolanı ikincil hatta üçüncülleştirmiş, dördüncülleştirmiş bir kafa yapısı kul hakkı da yer, rüşvette yer, hırsızlık da yapar, adam da öldürür, zulüm de yapar. Üstelik tüm bunlara dinen kılıf da bulur. Bunu kendinde hak görür. Bir Müslümanı diri diri yakarak öldürmek hangi kafa yapısının eseridir? Yetmiyor! Yakıyor, kameraya çekiyor, dünyaya servis ediyor. Bunun izahı zordur. Ama onların kendilerince açıklaması vardır. Değilse Allah korkusundan bunu yapabilirler mi? Bir dönemin başlar üzerinde tutulan, neredeyse barış sembolü ilan edilen bir din adamının suçsuz insanların zindanlarda çürümesine, kimilerinin canını kaybetmesine, insanların annesiz, babasız, kocasız kalmasına sebep olmasını kim açıklayabilir? Ama onlar bunu hak görürler, mutlaka kitabına uydururlar. Oysa her ne sebeple olursa olsun Müslüman zulmetmez. Yalan söyleyen, iftira eden, nifak sokan, ayrıştıran, bölen, toplumu kin ve nefrete sürükleyen ve hatta düşmanlaştıran dile nasıl bir izah getirilebilir? İnsanlar Allah ile aldatılabilir ama emin olunuz Allah asla aldanmaz. Kötüysen, kötüye hizmet ediyorsan vay haline.

Tüm bu Müslüman ülkeler içinde neredeyse bir tek Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye Cumhuriyeti’nin elle tutulur bir yanı vardır. Daha ilk yıllarından itibaren diyanet işleriyle, camileriyle, camilerinde özgürce, samimi bir şekilde ibadet eden Müslümanlarıyla Atatürk Türkiye’si Müslüman devletlerin örnek alması gereken bir devlettir. Hoş bu ülkelerdeki kimi alimler bu durumu dillendiriyorlar da. Keşke bizim de bir Atatürk’ümüz olsaydı. Yada bize de bir Mustafa Kemal lazım sözlerini zaman zaman duyarız. Türkiye’yi örnek gösterirler falan. Ancak tabi hakim güç böyle şeyleri konuşturmak istemez, erki kimseye kaptırmak, yada tartışmak istemez.

Öyle büyük laflar etmek istemem ama size bir şey söyleyeyim mi? Türkiye bir umuttur. İnanınız. Samimiyetle söylüyorum. Umuttur. Bir örnektir. Kuruluş ideolojisi cumhuriyetçi, ölçüsü dahilinde devletçidir. Yine halkçıdır. Yerinde saymamak için gerektiğinde devrimci, gereken konularda sonuna kadar milliyetçidir. Laiklik ise elbette dinsizlik değildir. Araçlar amaca dönüşmesin diyedir. Değilse ne hale geldiğini konuştuk. Biz bölgemizde barışın sembolüyüz. Biz Sağcı/Solcu, Türk/Kürt, Aleviz/Sünni, Atatürkçü/Osmanlıcı diye ayrışamayız. Hepsi bizim, hepsi biziz. En imrenilesidir “Yurtta Barış, Dünyada Barış” prensibi. Bu ilke dünya üzerinde dinimizin de amacı olan insanın birbiriyle huzur ve barış içerisinde mesut, mutlu yaşamasına hizmet eder. Ne çare kurulduğu günden bugüne Türkiye Cumhuriyeti Devletinde bu perspektif hep kırılmak istenmiştir.

Asla kırılmadan, asla ayrışmadan, sevgi, saygı, hoşgörü ikliminde, barış ve huzur içinde yaşamak dileğiyle.

15 Nisan 2023 Cumartesi

SEÇİMİ KİM KAZANACAK?

 “Başarılı parti”. “Süreçleri okuyan lider”. “Başarısız parti yönetimi”. Yok nabzı çok iyi tutuyor, yok on beş seçim kaybetmiş, yok yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Üç beş ay önce söylediğinin tam tersini söyleyen, yapan liderler vs. Tamam algıyı yaratan yaratıyor da kabul edelim ki biz de hazırız o kalıbın içine girmeye. Bilgisizlik diz boyu olup, o cehaleti aşmak için çaba da olmayınca böyle oluyor maalesef. Çok normal. Hele bir de bu eksikliğin farkında olmayan kesim var ki yeme de yanında yat. Okuyup, araştırıp öğrenmek yerine akşam TV’lerde hap gibi kendisine verilen sloganlarla ya da sosyal medyadan trollerden vs öğrendiğinle maalesef bu kadar oluyor. Fikir, düşünce dünyamızda pek ileri gitmediğimiz bir gerçek.

Doğru ya da yanlış ortaya atılmış bir söz, bir fikirden alıntılayıp, ezbere söylemeye, papağan gibi tekrarlamaya alışmışız. İstisnalar hariç en tepeden en aşağıya slogan cümlelerden öte değil söylediklerimiz. O kadar ezberden gidiyor ki sanki kopyala yapıştır yapmışlar. Sokakta mikrofon uzatıyorlar. Cevap noktası virgülüne beyne ne zikredilmişse o! Birisi kazara neden, niçin dese, altını doldurmasını istese? Yok! Altı yok! Boş laf!
Gündem artık seçim. Önümüzdeki bir ay bu gündemi değiştirmek neredeyse imkânsız. Merak edilen kim kazanacak? Biz öncesinde ve özellikle şu son on beş yirmi yıldaki seçimler de kim başarılı kim başarısız bakalım. Yenen ya da yenilen pehlivan var mı? Bu iş yalnızca bilek gücüyle oluyor mu? Yaklaşan seçimi kim kazanacak? Tabi bunu yaparken mümkün olduğunca bir tarafa meyletmeden, objektif olmalı ki gerçeklerden uzaklaşılmasın. Değilse kendimiz çalar kendimiz oynarız.
Bugüne kadar söylenegelmiş teorileri bir kenara bırakıp, fikir beyan etmeden önce Türkiye’deki ideolojik yapıya, politik kırılımlara şöyle bir bakalım. Gözlerimizi kapattığımızda gözümüzün önüne bir resim gelsin istiyorum. Varsın küçük sapmalar olsun ya da kavramları, oranları bire bir, tam olarak yerli yerine oturtamayalım. Hiç önemli değil. Madem merak ettik bakalım; ortada başarı ya da varsa başarısızlık var mı? Kim başarısız? Ne kadar başarısız?
Seçmeni ilk olarak sağ ve sol diye kırarsak; en uç sağdan ortanın sağına kadar %60-65, yine en uç soldan ortanın soluna kadar %35-40 şeklinde kırabiliriz. Dikkat bu yeni bir hal değil. Ellili yıllardan beri böyle. Lakin çok partili dönemle birlikte dengeli olmayan bu sağ sol kırılımının sağ lehine olmasının önemli sebeplerinden biri inancın siyasette konu edilmesi hatta bilerek kullanılmasıdır. (Malzeme yapılmaya başlanmasıdır demeye dilim dönmüyor.) İşin içine dinsel söylemler girmeye başlamıştır. O dönemde İnönü “Türk’ü Türk’e, Müslüman’ı Müslümana düşman edecek en önemli konunun din istismarı olduğunu” söylemiştir. O kadar ki bir din savaşına bile sürüklenilebileceğini söylemiştir. Bugün içinde bulunulan coğrafyaya bakarak ne söylemek istersiniz? Haklı mı sizce?
Biraz araştırılırsa namaz kılan, oruç tutan inançlı bir insan olduğu görülecek olan İnönü’ye siyasi çevresi konuşmalarında dinsel konularda tek bir kelime ettirememiştir. Buna karşılık Demokrat Parti dini hassasiyetleri sonuna kadar kullanmıştır. O kadar ki İnönü ve çevresini din düşmanlığı ile itham etmişlerdir. Dini konularda hassasiyeti yüksek halkımız ise ne yazık ki buna itibar etmiş, sağ oylar sol oyları geçmiştir. Daha kötüsü o günlerden bu günlere yaratılan bu algı hala kullanılmakta ve hala bunu satın alan kesimler bulunmaktadır.
Çok partili dönem başladıktan sonra genel seçimlere şöyle bir bakarsak;
1950 seçimlerinde CHP’nin, Cumhuriyet Halk Partisinin oyu %39,6, DP’nin, Demokrat Parti’nin oyu %55,2 MP’nin, Millet Partisinin oyu %4,6.
1954’te CHP %35,1, DP %58,4, MP yerine CMP gelmiş onun oyu da %5,3.
1957’de CHP %41,4’ü bulmuş.
1961 seçimlerinde tekrar %40’ın altına inmiş %36,7. DP gitmiş yerine AP, Adalet Partisi gelmiş, oyu %34,8, YTP var %13,7.
1977’ye kadar sol %30’lar seviyesinde devam ediyor. 1977’de CHP en yüksek oyu alıyor, %41,4. Kıbrıs Barış Harekatının, Bülent Ecevit’in Karaoğlan rüzgarının etkisi var.
80’li yıllara gelirsek o yıllarda CHP yok. Önce HP, Halkçı Parti var. Bilahare SHP, Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve DSP, Demokratik Sol Parti var. Sağda ANAP, Anavatan Partisi, MDP; Milliyetçi Demokrasi Partisi, DYP, Doğru Yol Partisi, RP, Refah Partisi, MÇP, Milliyetçi Çalışma Partisi var. %35 sol ve %65 sağ rasyosu 80’li yıllarda da geçerli.
90’lı yıllara geldiğimizde SHP gidiyor, DSP’nin yanına CHP geliyor. Sağda ise ANAP, DYP, yeniden MHP, RP ve sonrada Fazilet Partisi var. 90’lı yıllar siyasi partilerin var olma savaşları gibi. Yine doksanlı yıllarda SHP’den kopan, çizgisi tamamı ile farklı HADEP ve İP siyaset sahnesinde.
2002’den itibaren AKP, Adalet ve Kalkınma Partisinin muhafazakâr İslamcıları, liberal muhafazakarları, liberalleri güçlü bir şekilde konsolide edişi, oy oranını önce %34, sonra %46 ve hatta %50’lere kadar çıkarışı var. ANAP, DYP, MHP, SP dururken yeni kurulmuş bir partinin bu oranlara çıkması nasıl oldu vs ayrı ve uzun bir mevzu. Evet AKP bir dönemin ANAP’ı, Anavatan Partisi gibi. Tabi ANAP’tan çok daha güçlü şekilde sağ oyları konsolide etti. Diğer taraftan çok partili hayata geçiş ile %35-40 aralığında olan ve Doğu Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’dan ciddi oy alan CHP ve peşinden HP, SHP, DSP bölgedeki tabanını kaptırdı. Kaptırmaması da mümkün değildi. Bu tespiti baştan yapıp, söyleyelim. Çünkü bu sürecin altyapısı 70’lerden 80’lere geçerken oluşmaya başladı. Bölgede Marksist, Leninist, akabinde sosyalist, federalist dahası sol gibi görünüp ama Kürt milliyetçiliğini de temel alan bir perspektif oluşmaya başladı. Tüm dünyanın terör örgütü olarak kabul ettiği bu radikal örgüt Turgut Özal’lı, ANAP’lı yıllarda bölge halkı içinde de kendine zemin bulmaya başladı. 1994’te Türkiye Cumhuriyeti Anayasası çerçevesinde hareket etmek üzere HADEP kuruldu. Her ne kadar bu yasadışı örgüt ile alakası yok dense de bu hiçbir zaman ikna edici olmadı. 1999 yılında Bülent Ecevit hükümeti döneminde örgütün lideri yakalanıp Türkiye’ye getirildi. Yargılandı. HADEP, sonra DEHAP, sonra HDP güneydoğu ve doğudaki etkinliğini artırınca, %4-5-6’lara ulaşan oran, özellikle de “Çözüm Süreci”nde bahsi geçen perspektifin muhatap alınması, HDP’nin popülaritesinin artmasıyla oranı %10’ları aştı. “Çözüm Süreci” bölge insanı ve kökeni bölge olanları alabildiğine konsolide etti. Bir kısmı AK Partinin etrafında diğer kısmı HDP’nin etrafında pozisyon aldı. Bölgeden alması gereken oyları alamayan CHP doğal olarak %19’lara kadar düştü. Nitekim Deniz Baykal’ın genel başkan olarak girdiği son iki genel seçimde CHP 2002’de %19,41, 2007’de %20,85 oy aldı. Sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığında girilen 2011 ve 2015 genel seçimlerinde ise %5-6 civarında arttı. Ancak oran %25,98 ve %24,95 civarındaydı. O sebeple dedim CHP’nin bölgedeki bir kısım tabanını kaybetmesi doğaldı.
Son dönemdeki siyasi eğilimlere, kırılımlara bakarsak; çok keskin çizgilerle ayıramasak dahi muhafazakâr İslamcı kesimin oranı yükselerek %15’lere kadar çıkmıştır. Liberal Muhafazakârlar %14, Milliyetçiler %7, Milliyetçi Liberaller %13, Liberaller %9, kendisini Atatürkçü, laik, merkez sol, vatansever çizgide tanımlayanlar %27, daha bir solda duranlar %5 ve son olarak sosyalist, federalist çizgide olan bir %10 var. Onların içerisinde ayrılıkçı bir oran da olabilir. Ancak bu oranı sağlam bir araştırma yapmadan söylemek yanlış olur.
Görüldüğü üzere bu oranlarda dağılmış seçmen tabanı ile Türkiye’de CHP’nin tek başına iktidara gelememiş olmasını başarısızlık olarak nitelemek ya da yenilen pehlivan şeklinde tanımlamak pek yerinde olmaz. Tek başına matematiksel olarak zaten imkânsız. Yukarıda kabaca verdiğim seçmen siyasal kimliği oranları buna müsaade etmiyor. Bu oranların, seçmenin siyasi kimliğinin, ideolojik bakışının değişmesi ise yıllar sürer o da başka bir yazının konusu. Biz devam edelim. Tek başına matematiksel olarak imkansız demiştik. Ancak seçimlerden birinci parti olarak çıkmak ve önceleri koalisyon, şimdilerde sıkı bir ittifak ile iktidar olma şansı elbette var. Var lakin koşulların da buna müsaade etmesi gerekir. 2000’li, 2010’lu yıllarda oluşmuş hal ve koşullarda bu işi başarmak ekstra zordu. Hatta başlarda Deniz Baykal %19’lar seviyesinde idi. Seçmenin hassas olduğu dini konularda yapılmış hatalar, yine sağ partilerin dini konuları yoğun kullanması, dahası neden, nasıl olduğuna girmeden hemen tüm mecralarda gücü elinde bulunduran güçlü bir iktidar, daha doğrusu çok güçlü bir lider. Karşısında birilerinin tutunması hiç kolay değil. Hele de aynı şeyleri söyleyip, yaparak.
Çok sevdiğim ve iş dünyasında sıkça kullandığım bir söz var. “Aynı çukuru kazarak farklı çukurlar elde edemezsiniz.” Yine Mevlana’nın “Ne kadar söz varsa düne ait. Dün dünde kaldı cancağızım. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Sözünde olduğu gibi farklı şeyler söylemek, yapmak şart. Omurgadan, fikrin kırmızı çizgilerinden taviz vermeden yeni şeyler söyleyip yapmak tek çıkış. Doğrusu bu konuda Kemal Kılıçdaroğlu irade gösterdi. Böyle hallerde parti içindeki tutucu ve muhalifler sıkıntı yaratırlar. Hakikaten kolay değil. Nitekim çok ciddi eleştiriler de aldı. Almaya da devam ediyor. O kadar ki CHP’yi en kırmızı çizgisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk çizgisinden uzaklaştırdığı noktasında tepkiler aldı. Bugünkü CHP Atatürk’ün CHP’si değil bile dendi. Denir. Bunlar olur. Hatta farklı şeyler yaptığınızda hatalar da yaparsınız. Hatta düşüncenin ezberinden konuşmuyorsanız ağzınızdan yanlış şeyler de çıkabilir. Bunları göğüslemek liderliktir. Bu noktada Kemal Kılıçdaroğlu’nun hakkını yememek lazım. Söylendiğinin aksine Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü bir liderin karşısında doğrusu herkesin duramayacağı kadar dik durdu ve hatta iktidarın güçlü bir alternatifi, muhalif seçmen için seçim kazanabilecek bir umut oldu. Hakkını teslim etmek lazım. Dikkat edin çok inisiyatif, sorumluluk, riskler aldı. Çok ağır eleştirileri, kendisine yapılan çok büyük haksızlıkları göğüsledi. Lider daha nasıl olur ki?
Peki bu seçimi kim kazanacak?
Anket şirketleri ile de bir dolu negatif düşünce var biliyorsunuz. Müşteriye göre sonuç açıklıyorlar v.b. gibi. O sebeple yalnızca bir iki anket şirketinin değil mümkün olduğunca çok anket şirketinin Mart ve Nisan ayında yayımlamış olduğu son anketlerin örneklem bazında ağırlıklı ortalamasını almak nispeten sağlıklı olur diye düşündüm. Ve öyle yaptım. Sonuç şöyle çıkıyor. Cumhur İttifakı’nın %44,3, Millet İttifakı %37,6. Bu rakamlara ek olarak Emek ve Özgürlük İttifakının %11,5 gibi bir oranı var ve bu ittifak Cumhurbaşkanlığında Millet ittifakını destekleyeceğini söyledi. Öyle olursa o zaman cumhurbaşkanlığında Millet İttifakı 49,1’e ulaşır. Bu rakamlara seçime Akparti listesinden girecek olan Hüdapar ve DSP’yi de eklersek Cumhur İttifakı sanırım %45 bandına gelir. Yine seçime CHP listesinden girecek YDP ve Millet ittifakına dışarıdan destek verecek BTP’yi de dahil edersek Millet İttifakı da %50’yi buluyor. Geriye Memleket Partisi ve Zafer Partisi kalıyor. Onların toplamı da %3-4 gibi görünüyor. Aslında burada Millet İttifakını destekleyen seçmenin Muharrem İnce’ye yoğun tepki göstermesi kendileri açısından tamamen haklı. Üzerinde biraz düşününce genç bir politikacı, Hüseyin Baş’ın ya da en azından Mustafa Sarıgül’ün ortaya koyduğu iradeyi beklerler. Eski bir CHP’li çünkü. Hiç yadırganacak bir durum değil. Ayrıca bu Muharrem İnce’yi küçültmez ancak büyütür. Diğer taraftan Memleket Partisi ayrı bir parti ve o partinin genel başkanı Muharrem İnce’nin seçimlere kendi başıma gireceğim demesi kadar da doğal bir durum da yok. Lakin çok küçük bir farkla seçim ikinci tura kalırsa bunu eski partili dostlarına ve yine eski seçmenine nasıl izah eder bilmiyorum.
Evet bu resme baktığımızda Millet İttifakı kazanıyor gibi görünüyor ancak sandıklar açılmadan hiç belli olmaz. Burada karasızları dağıtmışlar. %4-5’lik farklar kapanmayacak farklar asla değil. İki üç faktör dahi bu farkı değiştirebilir. Mesela katılım. Kim seçmenini sandığa daha çok götürebilirse sonuçları daha bir lehine çevirebilir. Yine parti yönetimlerinin kararları ve şu anki anket sonuçları tek başına belirleyici olmayabilir. Kurulacak iletişim stratejisi en kritik olmak üzere, görsel, yazılı, sözlü, birebir iletişimin gücü asla ve asla hafife alınamaz. Ben bu konuda siyaset kurumunun sınıfta kaldığını düşünenlerdenim. Sandık zamanı geldiğinde seçmenin %100’ünün parti yönetimlerinin aldığı karalara paralel hareket edeceğinin bir garantisi yok. Bu iki taraftan da olabilir. İşte görüyoruz her iki taraftan da istifalar oldu. O zaman bir büyük siyasetçi ve devlet adamının, 9.Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in sözüyle bağlayalım. Çok duyduğunuz bir söz ama yerine oturuyor. “24 saat siyasette çok uzun bir süredir.”

ZAFER Mİ? FIRSAT MI?

Çok geçmişe değil şöyle 70’li, 80’li yıllara dahi baktığımda “iğneyi evvel kendine batır, sonra çuvaldızı başkasına.” diyen bir millet olduğ...