20 Mart 2026 Cuma

ÇARESİ OLMAYAN HASTALIK

Hastalığı en çaresiz olanıydı sanırım. Evet öyleydi. Ne bir ilaçtan, ne bir tedavi küründen söz ediyordu doktorlar, ne de ameliyattan. Kurtulma olasılığı çok düşük, çok ağır bir ameliyata insan koşarak gider mi? Deseler ki çok düşük bir olasılık ama bu ameliyatı olursan iyileşeceksin, koşarak gidecekti.

Daha bu yaşta bu haldeydi. Keyfi yoktu. Canı sıkkındı.

Tadını almıyordu yediği en lezzetli yemeğin, dalıp gidemiyordu en sürükleyici filme bile. İki satır okumak, günlük gazeteye göz gezdirmek. Yoktu artık öyle şeyler.  Sıcaktan en bunaldığı anda bile ne mümkündü vantilatörü, klimayı açmak. Anında öksürmeye, tıksırmaya başlıyordu. Ciğerleri su topluyordu. Dikkat ayaklarını derenin suyuna sokmanın keyfinden bahsetmiyorum. Ciğerleri başka telden çalıyordu, kalbi başka telden.

Tansiyonunun, şekerinin, kandaki ürenin, sair kan değerlerinin normal bir insanın değerleriyle alakası yoktu. Kimi üstten en tavan, kimi alttan en tabandı. Ne vicdansız, ne acımasız illetti bu hastalık. Ne işler açtı başına. Bırak koşmayı, hoplamayı zıplamayı ve hatta yürümeyi, ayağa kalkamaz oldu.

Hastalığın onu bu noktaya getireceğini hiç düşünmemişti. O yüzden de hiç önemsememişti. Umuruna gitmemişti. Yalnızca o değil kimseler düşünememiş olacak ki kimseler önemsememişti. Aslına bakarsan hala da önemsemiyorlardı.

Neydi, nasıl bir şeydi ki bu çaresiz illet? Sadece görünmeyen organlarını değil, görünür her bir parçasını da mahvediyordu. Saçları seyrekleşti, döküldü mesela. Cildinin rengi değişti, kurudu. Gözlerine, kulaklarına da zarar verdi. Sanki yavaş yavaş ama aslında alabildiğine hızlı yok ediyordu onu.

Neydi? Doktorlar neden şöyle yapacağız, böyle yapacağız, seni kurtaracağız demiyorlardı. Hatta zar zor her hastaneye gittiğinde neredeyse muayene etmeden eve göndereceklerdi. Ne oluyordu? Neydi bu?

Sonra bir sabah sakın yaşlanmış olmayayım diye düşündü. Adını koyamadıkları ve benim kabullenemediğim şey yaşlılık olmasın. 

RAKAMLARLA NEREDEYİZ?

Hayatım boyunca bir meseleyi değerlendirirken önce bilgiye ulaşmaya, rakamlara, verilere ulaşmaya çalıştım. Tanıyanlar bilir en basit konuda dahi adım atmadan önce dünyanın sorusunu sorarım, konuya hakim olmak, doğru karar vermek için. Doğru karar çok mu önemli? Evet kimseye haksızlık etmemek için tahmin edemeyeceğimiz kadar önemli. Mutlak bilginin, rakamların sihrine inanır, hep de söylerim ; insanları ortak paydaya getirmede, uzlaşmada, mutabakatta kolaylık sağlar, yanlışsak en kestirmeden dönmemize vesile olur.

Hemen her gün bir dolu mecrada canım ülkeme, ülkemize dair sürekli mesnetsiz, ayağı yere basmayan doğru ya da yanlış sözler duyuyoruz. Kimi zaman pervasızca eleştiriler oluyor, kimi zaman gaza gelip, anlamsız bir kendini olduğundan büyük görme, yukarılardan uçma, hamaset. Kimi zaman subjektif bir keyfi yerindelik, kimi zaman kızgınlıkla yüklü bir mutsuzluk, depresyon hali.

Böyle hallerde objektif yaklaşımla, rakamlarla ne durumdayız, dünya ölçeğinde ne durumdayız, gerçekte başarılı mıyız, başarısız mıyız diye bakasınız gelmez mi? Gelir.

Neyi referans alacağız? İnsanı elbette. Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” tümcesini dilinden düşürmüyorsan insanın, vatandaşın durumuna adam akıllı bakman icap eder. Daha önce de değindiğim bir konu bu. İnsan ne ister? İhtiyaçları neler? İhtiyaçlar hiyerarşisine göre, en temelde, yemek, içmek, karnını doyurmak ister. Üşümemek, insan içine çıkmak için giyinmek ister. Oturmak, uyumak için barınmak ister. Bir yerden bir yere gitmek için ulaşım ihtiyaçlarını karşılayacak imkanlar ister. Tüm bunları bir araya getirdiğinde maddi imkan, para ister. Parasız bunların hiçbirine sahip olamaz.

Bu noktada bir ülkeyi değerlendirmek için sanırım en iyi, en doğru kıstas kişi başı satın alma gücü paritesi. “Purchasing power parity per person.”

Kişi başına satın alma gücü paritesi, farklı ülkelerdeki yaşam maliyeti ve fiyat düzeylerini dengeleyerek, kişi başına düşen geliri (GSYİH) reel alım gücü ile karşılaştıran bir gösterge. Ülkeler arasındaki refah düzeyini daha adil karşılaştırmak için en doğru bilgi.

İnternette ulaşabildiğim sıralamalara göre ülke olarak dünyada 55. ile 60. sıra aralığındayız. Özellikle canımı sıkan ise Çekya, Polonya, Slovenya, Slovakya, Litvanya, Letonya, Romanya, Estonya, Hırvatistan gibi ülkelerin bile bizden iyi durumda olmaları. Bizim vatandaşlar hayatlarından ne kadar memnunlar yorum yapmayacağım ama mantıken memnun değillerdir. Tabi toplum bilinçli bireylerden oluşuyor ise bu böyle. Hamasetten, slogan laflardan, dolduruştan giden bir yapı da memnuniyet eşiği pek de yerli yerinde olmayabilir.

Yine insandan gidecek olursak güvenlik bir başka önemli ihtiyaç. Kendini güvende hissedeceği bağımsız, güvenilir bir yargı sistemi. Hukukun üstünlüğü son derece kritik. İnsanın devletine bağlılığını sağlayan, hatta besleyen en güçlü insan ihtiyacı. Sadece insan için de değil, bir devletin varlığını devam ettirebilmesini sağlayacak ve o ülkeyi yaşanabilir kılacak en kritik kriterlerden biri hukuk, adalet. Ben de atalarım gibi bunu varoluşsal bir mesele olarak görüyorum. Biz adaleti mülkün (devletin) temeli olarak görürüz. Milletçe buna inanırız. Peki biz hukukun üstünlüğü ve adaletin tesisi noktasında dünyada ne durumdayız? World Justice Project, WJP’nin “Hukukun Üstünlüğü Endeksi”ne göre durumumuz pek iç açıcı değil. Hakikaten yakışıksız bir seviye. 143 ülke arasında 118.sıradayız. “Temel Haklar” kategorisinde ise 143 ülke arasında 134. sırada kalmışız. Son 10 yılda çok ciddi bir gerileme yaşamışız. Gerçekten berbat.

Bir insanın kendini baskılardan uzak, özgür hissetmesinin temel konularından biri de demokrasi. Demokrasi bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ile de son derece ilgili. Gelin bir de “Demokrasi Endeksi”ne bakalım o zaman. Bu arada tekrar söyleyeyim kriterlere dünya ölçeğinde endeks olarak bakıyorum ki doğru değerlendirmiş olalım. Mukayese olmaz ise anlamlı olmaz, neye göre iyiyiz ya da kötüyüz fikir vermez. Evet demokrasi endeksine gelince herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir yerden baktım. The Economist dergisinin araştırma bölümü Economist Intelligence Unit (EIU) tarafından hazırlanmış bir endeks dizini buldum. 167 ülkede demokrasinin durumunu ölçmeyi amaçlamışlar. Alınan puana göre de dört seviye belirlemişler. 1. Tam Demokrasiler, 2. Kusurlu Demokrasiler, 3. Hibrit Rejimler, 4. Otoriter Rejimler.

Tam demokrasi seviye grubunda Norveç, İsveç, İsviçre, Danimarka, Finlandiya falan var. Bu beklenmedik bir durum değil. Lakin bu grupta Tayvan, Uruguay, Şili, Kosta Rika falan da var. Vallahi bravo.

Kusurlu demokrasi seviye grubu içinde ABD’nin, İtalya’nın, Belçika’nın olması, hatta demokrasinin anavatanı olduğuyla övünen Yunanistan’ın bu grupta olması şaşırtıcı ama bir taraftan da endekse güven veriyor sanki. Demokrasin kusurluysa adamlar ABD’sin diye jest yapmamışlar. Neyse onu belirtmişler. Evet böyle bir his kaplıyor içimi. Kusurlu demokrasiyi şöyle tanımlamışlar; seçimlerin özgürce ve özellikle adil olduğu, sivil özgürlüklerin olduğu ancak medya, siyasi muhalefet ve eleştirmenlerin hafifçe de olsa bastırılması, siyasete düşük katılım düzeyi türünden kusurları olan grup.

Hibrit rejim dedikleri üçüncü seviye grubun gayet sevimsiz bir tanımı var. İşin kötüsü bizi de bu gruba koymuşlar. Uganda’dan, Bolivya’dan, Gambiya’dan bile sonra geliyoruz. 103. Sıradayız. Adil ve özgür olmayan demokrasi, seçim hileleri, bağımsız olmayan, güçsüz hukuk sistemi, yaygın yolsuzluk, medya baskısı, az gelişmiş siyasi kültür vs. Hakikaten çok kötü. Uzatmayayım. Grupta zaten, hani kötü bir şey söylemiş de olmayayım ama neredeyse bir tane şöyle elle tutulur ülke yok. Paraguay, Bangladeş, Guatemala, Gambiya, Tanzanya gibi ülkeler. Bir iki tane de nispeten daha bildik ülke, Meksika, Gürcistan, Tunus, Ermenistan. Biz bu grupta ne arıyoruz Allah aşkına?

Tabi ben bizi bu gruba koymuşlar derken açıkçası canım sıkıldı ve sanki biz de bir sorun yok da onlar yaptı gibi konuşuyorum. Hani öğrenci kötü not alınca “öğretmen verdi”, iyi not alınca “ben aldım” anlatısında olduğu gibi. Canım sıkkın. Biz üçüncü dünya ülkesi miyiz ki bu haldeyiz? Kabul etmek istemiyorum.

Bir de otoriter rejimler grubu var ki Allah esirgesin.

Sonuçlar hoşuma gitmese de girdik bir kere şu işe. Bakıyorum ne durumdayız? Başka neye bakabilirim? Bir insanın halinden vaktinden memnun olması için yeme, içme, barınma, yani para, sonra hukuk, demokrasi baktık. Başka kritik ne var. Sağlık mesela değil mi? Eğitim de ha keza ona öyle. Sağlık, eğitim bunlar sosyal devletin temellerinden.

En iyi sağlık hizmeti veren ülkelere bakayım dedim. CEOWorld’un 2025 yılı çalışmasına denk geldim. Ülkeleri verdikleri sağlık hizmetinin kalitesine göre sıralamışlar. Tıbbi altyapı ve sağlık çalışanları, sağlık hizmetine erişim, hizmet alabilme, hizmetin maliyeti, yine ilaçların bulunabilirliği ve maliyeti türünden konuları değerlendirmişler. Elbette kim olsa öncelikli olarak bunlara bakar. Bu araştırmaya göre 60. sıradayız. Bu sonuç da beni hiç açmadı. Son zamanlarda özel sektör tarafında açılan modern, güçlü markalaşmış hastaneler, bu hastanelerdeki, fakültelerimizdeki kıymetli hocalarımız, doktorlarımıza güvenerek doğrusu çok daha iyi bir seviye bekliyordum. Hayal kırıklığı yaşıyorum. Sanırım şunu atladım bu özel hastanelere vatandaşlarımızın önemli bir kısmı erişemiyor. İmkanın olması kafi olmuyor, o hizmete, imkana erişim de çok önemli. Var ama alamıyorsan ne manası var. Özel hastaneden hizmet alamayıp, devlet hastanelerinde de durum pek iç açıcı olmayınca, randevu almak, hizmet almak pek de kolay olmayınca demek ki sonuç böyle çıkıyor. Son yıllarda ilaca erişimde de sıkıntı var malum. Değerlendirmeye göre en iyi sağlık hizmeti veren ülke neresi sizce? Tayvan. Üstelik bu yeni bir şey de değil. Tayvan daha önce yapılan değerlendirmelerde de iyi sıralardaymış. Tayvan açısından ne mutlu. Ulusal sağlık sigortası, akıllı kartları, yapay zeka destekli sağlık veri sistemleri ile, hizmete global anlamda erişimi de dahil olmak üzere iyi bir sistem kurmuşlar. İkinci sırada Güney Kore var. Tıbbi altyapısı, hasta başına düşen doktor sayısı, sağlık çalışanı sayısı ve sağlık teknolojisi yatırımları ile en iyi sağlık hizmeti derecelendirmesinde ikinci sıraya oturmuş. Bu arada her iki ülke de dijital altyapı ve önleyici tıp konularına önem veriyor. Sadece elde ettikleri sonuçlar açısından değil, ekonomik verimlilik açısından da çok daha iyi bir noktaya gidiyor. Üçüncü sırada Avustralya var. Sonra Kanada bilahare İsveç var vs. vs. Neyse zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. En iyileri, tepedekileri kıskanmayı bir kenara bırakıp bizim bize bakmamız lazım. Doğrusu çok hayıflandım. Başka bu anlamda bir çalışma var mı diye baktım. Farklı modern endeksleri birlikte değerlendiren araştırmacılara göre Türkiye genelde 40. ile 60. sıra aralığında. Muhtemelen değerlendirme kriterlerindeki farklılıktan dolayı sıralama değişebiliyor. Hoş bence 40. sırada olsa, 60. sırada olsa bunlar iyi sonuçlar değil.

Eğitim konusuna gelince; OECD’nin 15 yaş grubundaki öğrenciler için yapılan PISA sınavına göre 44 ya da 45. sıradayız ve maalesef OECD ortalamasının altındayız. UNDP, Birleşmiş Milletlerin eğitim içeren gelişmişlik endeksinde ise dünya genelinde 45. sıradayız. Bir diğer değerlendirme World Economic Forum’un (WEF) eğitim kalitesi, mesleki eğitim, dijital beceriler, üniversite sistemi gibi kriterlerin değerlendirildiği eğitim endeksine göre 50. İle 60. sıra aralığındayız. Toparlayacak olursak eğitim sistemimizde de pek iyi bir noktada değiliz. Hoş başka bir perspektiften bakınca sonuçlar iyi bile çıkmış. Halkın en sıkıntılı bulduğu ve memnun olmadığı konuların başında geliyor eğitim.

Evet eldeki imkanlarla sağlıklı bir değerlendirme mi? Evet olabildiği kadar. Sonuçlar nasıl? Tadı yok. Keyfimi kaçırdı. Bizim gibi bir ülkenin çok daha iyi bir noktada olmasını beklemez miydiniz? En kötü olduğumuz bir konuda dahi hiç değilse ilk 25’te olmamız gerekmez mi? Böyle 40. sıralar, 60. sıralar, hatta hukukta, demokraside 100’lü sıramalar falan olacak iş değil. Gerçekten bize hiç yakışan sıralar değil.

Moralim bozulunca neye bakayım da keyfim yerine gelsin diye düşündüm. Hangi konuda öteden beri iyiyiz? Aklıma ordumuz geldi. Asker milletiz. Dünyanın en eski, en köklü, en iyi ordularından birine sahibiz. Tek kelimeyle gururumuz. Silahlı kuvvetlerimizin durumuna bakayım. Oldum olası dünya çapında biliyorum da, malum bir ara ordumuz üzerinde ciddi oyunlar oynandı. Yıpratmak için yemedik nane, yapmadık ş..sizlik bırakmadılar. Şanlı ordumuzun Atatürkçü, vatansever komutanlarına vicdansızca, ahlaksızca operasyonlar düzenlediler. O komutanlar ki aralarında kahrından ölenler oldu. Hastalananlar oldu. Bunca zaman iyiyiz diye bildiğim gurur duyduğumuz askeri gücümüz ile neredeyiz? İlk karşıma çıkan değerlendirmede 9. sırada görünüyoruz. Her şeye rağmen ilk 10’dayız çok şükür. 1. Amerika, 2. Rusya, 3. Çin, sonra Hindistan, Güney Kore, Birleşik Krallık, Fransa, Japonya sonra Türkiye ve İtalya. Daha sonra Brezilya, Pakistan, Endonezya, Almanya, İsrail, İran, İspanya diye gidiyor. Evet şükürler olsun askeri güçte iyi bir noktadayız. Hatta NATO’da ABD, Fransa, Birleşik Krallık’tan sonra dördüncü sıradayız. NATO’nun en güçlü dördüncü ordusu Türk Ordusu.

Belki şuna dikkat etmek lazım. Elinde nükleer silah bulunduran İsrail, Pakistan, Kuzey Kore gibi ülkeler bu nükleer silahlardan dolayı daha yukarıda bir pozisyona çıkabilirler. Ne yapalım? Nükleer başka bir alan. Diğer elinde bu gücü bulunduran ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan sıralamada zaten bizden daha iyi bir pozisyondalar.

Neyse, biraz uzun bir yazı oldu ama mecburen tek tek bazı temel kriterlere baktık. Yok bu skala başarılı bir skala değil. Maalesef hiçbiri hoşa gidecek bir noktada değil. Bu zorlu coğrafyada neyse ki Türk Silahlı Kuvvetlerimiz var. Atatürk ruhu, vatanseverlik öylesine genlerine işlemiş ki her türlü entrikaya, her türlü nankörlüğe, zorluğa, düşmanlığa rağmen dünyanın en iyilerinden biri olabiliyorlar. İyi ki onu destekleyen Aselsan gibi, Roketsan gibi, MKE gibi, TEI, TAIE gibi şirketlerden oluşan savunma sanayimiz var. Aman ordumuza, etrafındaki guru tablomuza sahip çıkalım. İyi ki varlar.

2 Mart 2026 Pazartesi

FEODAL KAFA DEĞİŞMEDİKÇE


Sovyet rejimi benim dünya görüşümle örtüşmeyen bir rejimdi. Marksist-Leninist bir partinin hakimiyeti ile yürüyen sosyalist ama tek parti diktatoryası haline gelmiş bir yapıydı. Dahası Türk Cumhuriyetleri SSCB çatısı altında idi. Bağımsız devletler olmaları bir vadede biz dahil Türk Devletlerinin birlikte hareket edebilme ihtimali elbette kıymetliydi. Lakin diğer taraftan SSCB dünyanın bir diğer kutbu idi. ABD arabanın gaz pedalı ise SSCB freniydi. Ya da SSCB artı kutup ise ABD eksi kutbu idi. Bir denge faktörüydü. ABD öyle kafasına göre at oynatamıyordu.

Resmi böyle okumayıp, ezberden komünizm düşmanlığı yapanlar, SSCB dağıldığında davul zurna çalanlar şimdi freni patlamış dünyada hadi Amerika’yı, hadi İsrail’i durdursunlar bakalım. Gençtik, bizim de Türk Cumhuriyetleri teker teker bağımsızlığını ilan ettikçe içimiz kıpır kıpır olmuştu. Lakin o çocuk sayılacak tecrübesiz kafamızla dünya dengesini düşünebildik. Paylaştığım bu karikatür benim o yıllarda çizdiğim bir karikatür. Maalesef bu işler öyle uzaktan hamasi sloganlar atmakla, kuru laflarla olmuyor. Zaten kimse de yemiyor. Bak sizin çabalarınız umurlarında değil, gözünüzü boyuyor bildiklerini yapıyorlar. Bak bütün bir Orta Doğuyu ne hale getirdiler. Bir avuç İsrail okyanusların ötesinden binlerce kilometre uzaklıktaki ABD’yi arkasına almış kasıp kavuruyor.

Bu arada üstünün tuzu biberi bunu aynı bölgedeki gaflet içindeki yönetimlerin desteğiyle yapıyor. Adamın din kardeşini öldürüyorlar. Pardon yalnızca din kardeşi mi? Aynı zamanda ikisi de Arap. (İran’ı kastetmedim) Çoluğunu çocuğunu öldürüyorlar. Kılları kıpırdamıyor. Dahası destek veriyorlar. Dur ya sen ne yapıyorsun diyebilen yok. Sakın! Kimse bana İslam Dünyası falan demesin. Umarım bu emperyalist yaklaşıma, bu savaşa destek verenleri de Allah layık olduklarıyla mükafatlandırsın. Farkında mısınız zaten tüm bölgeye hatırı sayılır bir ibret dersi veriliyor. Coğrafya ektiğini biçiyor. Mezhep kavgasına tutuşmuş, Allah diye diye birbirini öldüren zır cahillere, bilimin “b” si, üretimin “ü”süne uzak, çağın gerisinde kafaların, diktatörlerin, şeyhlerin, kralların, aşiretlerin tekeli ve zulmü altındaki coğrafyaya belasını sırasıyla veriyor.

Elbette kendine hiç pay çıkarmadan “şerefsiz emperyalistler” diyebilirsin. Elbette kana susamış caniler diyebilirsin. Hem de bağıra bağıra. Tabi ki sonuna kadar Amerika ve İsraile ve onları destekleyenlere küfredebilirsin. Lakin onlardan önce sen dön önce kendine bir bak. Nasıl olsa bizi yani Arabistan’ı, Kuveyt’i, Katar’ı, BAE’ni vurmuyorlar, biz saltanatımızı yaşıyoruz deme. Menfaatler ne zaman nerede çakışır kimse bilemez. Ya ne denirse yapar, benliğinizi, kimliğinizi, dininizi unutursunuz, ya bir gün o menfaatler elbet çakışır. O zaman görürüz paramparça olmalarına göz yumduğun, hatta destek verdiğin ülkelerden en küçük yardım görebilecek misin? Bakalım benzer musibet başına geldiğinde nasıl yırtacaksın.


20 Şubat 2026 Cuma

ARTIK FARKINA VARACAK MIYIZ?

Son zamanlarda içeriği “Siyasal İslam’ın İflası” ya da benzer şeyler olan yazılar, haberler ortalıkta dolaşmaya başladı. Elbette daha öncesinde de vardı ama yoğunluğu artıp bir de bu eleştiriler, söylemler bizatihi muhafazakâr kesimden gelince daha bir dikkat çekici olmaya başladı.

Paylaşmak istediklerimi yazıya dökmeden önce “Siyasal İslam” tamlaması ile ilgili birkaç cümlem var. Kavramsal olarak külliyen yanlış olan bu ifade nasıl olurda genel kabul görür bilmiyorum. “Genel kabul gördüğünü kim söylüyor?” derseniz etrafınıza bakın, günlük dile girmiş, yazılarda, konuşmalarda, tartışmalarda vs kullanılıyor. Sokaktaki adam, kahvedeki dayı, üniversitedeki akademisyen anlatmak istediğini anlatırken kullanıyor ve söylenmek istenen karşı tarafça anlaşılıyor. Öyle ise genel kabul görmüş demek yanlış olmaz. Diğer taraftan dedim ya külliyen yanlış. İslam İslam’dır ve bir tanedir. “Siyasal İslam” deyince başka bir İslam daha varmış gibi olur. Ne demek istiyorum? Başına ya da sonuna her kelime eklenen tamlama olmaz. Dilbilgisi açısından olmuş gibi görünse bile kavramsal olarak yanlışsa yerli yerine oturmamış demektir. Benzer bir örnek daha vereyim mi? Mesela başına “ılımlı” sözcüğünü getir al sana “Ilımlı İslam”. Peki oldu mu? Olmadı! Ne yani ılımsız İslam da mı var?

Çıkış noktası iyi niyetli dahi olsa bu başka bir yere gider. Gitmiştir, gidecektir. Yanlıştır. Bugüne kadar yegâne inandığım şey; bir tarafı dünya için olan dinin bir tarafının ise uhrevi olmasıdır. Ruhani, manevi, yani içseldir. Dahası ilahidir. İyidir, güzeldir, tertemizdir, pür-i paktır. Allah katıdır, sığınılacak limandır. Ne zaman ki dünyevi, nefsi amaçlara ulaşırken araya karışırsa, hele bir enstrüman gibi kullanılmaya başlanırsa vay haline. Malzeme yapabilmek için, işine geldiği gibi sağı solu çekiştirilen din aslından uzaklaşır ve zaman içinde Allah muhafaza en büyük zararı görür.

Bir kişiyi, kurumu, belli bir zümreyi, kitleyi, toplumu etkilemiş, oluşan faydadan gerek kendi, gerek çevresindekiler istifade etmeye başlamış bir yapı; ister cemaat, tarikat, ister siyasi parti, sivil toplum kuruluşu, kim, ne olursa olsun fark etmeksizin gücünü, koltuğunu, postunu, pozisyonunu korumak hatta daha da yükseltmek, güçlendirmek için dini enstrüman olarak kullanıyorsa, hele olası yanlışları da dinmiş gibi, din adına yapıyorsa yandın. Hele bu hal bir tür varlık sebebi ise. Bu yaklaşımla etki alanı genişletilmiş, güce sahip olunmuşsa vazgeçmesi ne mümkün. Bırakın vazgeçmeyi, bu anlayışın, yaklaşımın, yöntemin dozu daha da artar.

Yine bir video düştü önüme. İnsanların dinden uzaklaştığı, İslam dünyasının halinin ortada olduğu, özgürlüğün, adaletin kalmadığı, muhalefetin sindirildiği, basının baskı altında olduğu, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün, liyakatın kağıt üstünde kaldığı vs. vs.

O kadar ki konuşanların kim olduğunu görmesen bir solcu konuşuyor sanabilirsin. O derece. Özgürlük, anayasal devlet, hukuk, demokrasi, adalet, bağımsız yargı, güçler ayrılığı, özgür basın, STÖ’ler, bağımsız kurumlar, meclisin denetleme yetkisi vs. vs. Allah Allah, anladım da bu anlamda yanlış bir şeyler yapıldı ise siz orada değil miydiniz? Tüm bu saydıklarınızda sorunlu bir noktaya geldi isek bunları dışardan başka birileri mi gelip, yaptı? Ya da bir sabah uyandık böyle mi oldu? Herhalde kademe kadem bu aşamaya gelinmiştir. Bu sürede neredeydiniz? Onca yıl görev aldınız haberiniz olmadı mı? Tamamen ve tüm samimiyetimle, şaşkınlıkla soruyorum. Kimseyi itham etmiyor, söylediklerinde haklı ya da haksızlar demiyorum. Şaşırıyorum.

Dönüyorum bir başka konuşmacıyı dinliyorum. Son derece deneyimli bir siyasetçi ve devlet adamı. Muhtemel 40 yılı aşkın bir siyasi yaşamı var. Yine muhafazakâr camiadan, bakanlık, TBMM başkanlığı yapmış bir isim. Mealen Millî Mücadelenin önemimden bahsediyor. Kazanan, bu toprakları bize vatan yapan başta Atatürk olmak üzere büyüklerimize rahmet okumak boynumuzun borcudur diyor. Kıymetlerini bilmemiz lazım. Bunu çocuklarımıza bu okullarda öğretmemiz lazım. Cumhuriyetin nimetlerini kazanımlarını göz ardı ediyoruz. Okullarda milli mücadele, milli şuur, cumhuriyet, demokrasi iyi öğretilmelidir diyor.

Evet haklı. Kesinlikle haklı da benim aklıma gelen bazı değişiklikler bu söylediklerini ne kadar destekliyor? Bir iki örnek vereyim. Mesela milli bayramlarımızın kutlanma şeklinde bazı değişiklikler yapıldı. Eskiden çok daha gösterişli olurdu. 23 Nisan, 19 Mayıs gibi milli bayramlarımızda stadyumlarda yapılan gösteriler, öğrenciler için o gösterilere katılmak müthiş heyecan vericiydi. Stadyum gösterileri azaldı. Ne yapılacağı, ne kadar yapılacağı valiliklere, kaymakamlıklara bırakıldı. Kimi daha görkemli, kimi gayet sönük geçebilir oysa milli bayram demek tam da sayın bakanın söylediği bilinci besleyen bir olgu değil mi? Tüm ülke genelinde belli bir standartta, mümkün olduğunca ihtişamla kutlanması daha iyi olmaz mı? Ya da ne bileyim andımızın kaldırılması iyi mi oldu?  Genel duruş olarak uzunca bir süredir kendisinin de görevde olduğu dönemler de dahil bahsettiği Atatürk’e hakaret, hakarete varan sözler edenler, kendilerince itibarsızlaştırmaya çalışanlar, milli mücadeleyi inkar edenler, Atatürk’ü İngilizlerin başa getirdiğini söyleyenler, Atatürk’ü sevenler cenazeme gelmesin diyenler, tüm bunlara en bonköründen müsamaha gösterilmedi mi? O kadar ki bu insanlar bunu marifetten sayıyorlar ve fütursuzca bunları yapmaya devam ediyorlar. Mutlaka da bir etki alanları var. Bu insanlara inanıp, onlar gibi düşünenlerin sayısında bir artış yok mu? Bu şekilde mi Atatürk, Cumhuriyet, Demokrasi Milli ruh, şuur desteklenecek? Dedim ya şaşkınlık içindeyim. İcraatı bir kenara koydum bunları duymak dahi şaşırtıyor.

Neyse, ne mutlu, yavaş yavaş da olsa, dinin başımızın üstündeki yerini aşağılara, güncel siyasetin içine çekmenin ancak yüce dinimize zarar verdiğini, alelade amaçlara araç haline getirilebilme riskini, Atatürk’ün bunun ayırdında olarak din ve devlet işlerini ayırdığını anlayacağız, top yekûn, hep beraber Milli Mücadelenin, Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin, onu kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, ortaya koyduğu ilkelerin, demokrasinin, laikliğin, liyakatın, güçler ayrılığının, bağımsız yargının, özgür basının ne kadar kıymetli olduğunun, kurumsallaşmada yerli yerine konması gereken kritik bileşenler olduğunun farkına varacağız sanırım.

 

 

6 Şubat 2026 Cuma

MİLLİ ŞUUR

Milli şuur
asılsızlık, tabansızlık olmadığı gibi  
gösteriş yada şovenizm de değildir.
Milli şuur çakma hamaset hiç değildir.
 
Sen; seni her izlediğinde kan ter içinde bırakan,
beyninin yanıp, yüreğinin kavrulmasına sebep,
duyduğun ızdırabın kan olup, gözlerinden akmasına sebep,
yalnızca gözü değil, beyni de fersiz,
kullandığı kelimenin, kurduğu cümlenin,
söylediği sözün nereye gittiğinden habersiz
milli şuurcu şuursuzlara bakma.
 
Milli şuur zigzag çizmez.
Milli şuur düzdür, kıçı başı oynamaz.
Milli şuur için vatan vatandır, bayraksa bayrak.
 
Evirmece, çevirmece, kıvırmaca yoktur.
Milli şuur için terörist teröristtir.
Bebek katili bebek katili,
vatan haini ise vatan hainidir.
 
Milli şuur;
10 Kasım’da,
o kara soğukta
saat dokuzu beş geçe,
bir inşaat iskelesinde,
yerden belki 10 metre yükseklikte,
saygı duruşuna geçen inşaat ustasıdır.
 
Ucu direğe sıkışmış ay yıldızlı al bayrağı
göklerde özgürce dalgalansın diye
sıkıştığı yerden kurtarmaya çalışan yaşlı teyzedir milli şuur.
 
Milli şuur;
bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken,
İstiklal Marşını duyunca,
bahçenin ortasında çivi gibi çakılıp,
marş bitesiye
tepeden tırnağa sırılsıklam olan öğrencidir.
 
Garip ama henüz dili tam çözülmemiş,
boyu 1 metre bile yok,
lakin ablalarının, abilerinin karşısına geçip,
yırtınırcasına “Tüyk’üm, doyyuuyum, çalışkanım” diye haykıran yavrucaktır milli şuur.
 
Milli şuur;
bir sosyal deneyde,
yatık şekilde yere bırakılmış Atatürk portresinin
yana yatmış halinden rahatsız olup, düzeltirken
bastonuna tutunarak ancak ayakta durabilen yaşlı amcadır.
 
Samsun’dan gelen Can Bayrağı, Kan Bayrağı,
yağmur, çamur, soğuk demeden,
sırılsıklam olmayı, üşümeyi umursamadan
kendinden sonrakine taşıyan yiğittir milli şuur.
 
Milli şuur
Akdeniz’de bir kısrak başı gibi uzatan vatan toprağında,
aynı semanın, ayın yıldızın, al bayrağın altında,
ona zerre halel getirmeden,
aslın ne, astarın ne demeden,
nereden geldin, nereye gidersin demeden,
biz demeyi bırakıp sen ben demeden,
can cana, kan kana, yan yana
tek yumruk yaşamaktır.

22 Ocak 2026 Perşembe

KEŞKE SEYRETMESEYDİM .YİNE ABANDONE OLDUK !

19.01.2026 Saat 22:25 TV’de bir haber programı izliyorum. İçeriği başka iken bir anda program Suriye’deki gelişmeleri vermeye başladı. ABD’nin gazı ve desteğiyle neredeyse Suriye’nin ortalarına kadar gelen PKK-PYD-YPG’yi Suriye ordusu sürerek Rakka’ya kadar gelmiş, girmişti. Haseke’ye ilerliyordu. Kamışlı zaten neredeyse son nokta. Bir gelişme olmazsa PKK-PYD-YPG’nin gideceği yer kalmayacak. Öyle bir hava var. Suriye’nin kuzeydoğusuna sıkıştılar anlaşılan. O kadar ki çok zorda kalınırsa Türkiye’ye kaçın mesajları verildiği söyleniyor. Bu gece belki de Suriye’de PKK’nın kontrolünde hiçbir yer kalmayacak. Türkiye ve Irak sınırının korunduğu, YPG’nin Türkiye ve Irak’a geçmesine müsaade edilmeyeceği, Suriye ordusuna teslim olmaya mecbur kalacakları anlatılıyor. Irak İçişleri Bakanı sınır boyunca önlem alındığını sınır geçilmeye çalışılırsa ateş açılacağını söylüyor vs.

E ne oldu şimdi? Rusya ve İran Suriye’den çıkınca, Rusya’nın Akdeniz’e inme riski nispeten kalmayınca kısaca Suriye’de Rusya, İran vb etkisi azalınca üstüne bir de Şara ABD’nin suyunda hareket edince başkalarının atına binerek hayat sürme çabasında olanlar artık hep olduğu gibi su nereye akarsa o yana akacak, at ne tarafa giderse o tarafa gidecekler. Ha at üstünden atarsa da düşüp bir yerlerini kıracaklar. Suriye’nin kuzeyinde küçücük bir bölgede kendilerini korumaya çalışacaklar. Orada yerleşim birimlerinin yoğunluğundan dolayı Suriye ordusunun diğer bölgelerde olduğu kadar yoğun saldırı yapamayacağı, bölgenin bir anlamda kalkan gibi kullanılacağı yorumu da var.

Ah halklar, ah çoluk, çocuk, ah masumlar. Olan yalnızca size oluyor. Farkında mısınız? Birilerinin sanki sizin haklarınızın peşinden koşuyormuş gibi davranarak, seni de öyle aldatarak kendi çıkarları peşinden koşarken yarattığı kaos ortamları, silahlı çatışma ortamları, savaş ortamlarında iyi yada kötü ne hak ettiğin sağlık hizmetini alabiliyorsun, az ya da çok ne eğitim hakkından bahsediliyor, açlık sefalet zaten diz boyu. Bırak fırsat eşitliğini falan, komik olma. Canının derdine düşüyorsun. Silahlı insanlar sokak aralarında dolaşırken bırak dışarı kafanı çıkarmayı perdeyi dahi açamıyorsun. Maalesef gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde, şahsi menfaatleri için her haltı yiyenler sizleri bu elim sonuca sürüklüyorlar. Oysa insan sobanın sıcak olduğunu elini sobaya değmeden, elini yakmadan da anlar. Elini yakan birini görmesi kafidir.

Olacak gibi değil sıcak saatler yaşanıyor. Şimdi Şara Trump ile yaptığı görüşmeyi açıkladı. Trump ile Suriye’nin bütünlüğü noktasında mutabık olduklarını, bütünlüğü sağlamak için gerekenin yapılacağını ve devlet bütünlüğü içinde Kürtlerin de haklarının gözetileceği söyleniyor. Şimdi muhabir Suriye ordusunun elindeki askeri araçların çokluğuna inanamadığını bu kadar sürede bu kadar aracın nasıl temin edildiğine şaşırdığını, araçların peş peşe bölgeye doğru gittiğini, ardı arkasının kesilmediğini söylüyor. Bölgede PKK PYD YPG boşa bastı. Güvendiği karlara karlar yağdı. ABD yüzüstü bıraktı.

Peki ya Türkiye’de, Türkiye’yi karıştırmaya çalışanlar, yukarıda bahsettiğim gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde olanlar, para, pul, şahsi menfaat, kendi rahatının peşinde koşanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak hiç fark etmez tüm Türk vatandaşlarının eşit vatandaşlık haklarını, kazanımlarını Allah korusun kaybedilmesi riskini nasıl alırlar? Bulunduğumuz coğrafyada imkanları en geniş, bölgenin en modern, iyi ya da kötü demokrasisi, hukuku, eğitimi, sağlığı olan ülkesinde bu ülkenin asli unsuru, eşit vatandaşı olma hakkını elinde tutan, İstanbul’daki vatandaşının Van’daki, Kars’taki, Ankara’daki, Tunceli’deki vatandaşının, Çorum’daki, Edirne’deki, Erzurum’daki, Batman’daki, Şanlıurfa’daki vatandaşından farklı olmadığı gerçeğini nasıl görmezden gelirler? Hak arayışı, insan hakları vb maskeleri ile ayrılıkçı kafa “sözde” öncüsü olduğunu iddia ettiği insanların, son derece problemli, kaotik bir bölgede mukayese götürmez en güvenli limanında yaşama şansını kaybetmeleri ihtimalini nasıl görmezden gelirler. Afganistan’ı, hemen yanı başındaki Irak’ı, Mısır’ı, Libya’yı, yine burnunun dibindeki Suriye’yi, insanların, masum insanların onlarca yıldır süren perişanlıklarını, yurtlarını, yuvalarını bırakıp gitmelerini nasıl görmezden gelirler? Ya da görürler de umurlarında değildir.

9 Ocak 2026 Cuma

SEN KEMALİST MİSİN?

Kemalizm bir diğer deyişle Atatürkçülük ile ilgili olarak birilerinin Atatürkçü ya da Kemalist olmak dar bir kalıpmış havası yaratmaları, direk sol düşünceye mal etmeleri, sanki çok da iyi bir şey değilmiş gibi konuşup, yazmaları artık iyice kabak tadı verdi. Niyetlerinin ne olduğunu önemsemeksizin, bilerek, bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek bu havayı yaratan ve yayanlara artık iyi gözle bakmıyorum. İstikbalimiz için, çocuklarımızın istikbali için iyi bir iş yapmadıkları kesin.

Yeter artık Kemalizm’e, Atatürkçülüğe bu kadar haksızlık, bu kadar nankörlük. Dedim ya iyi niyetle dahi olsa sapla samanın bu kadar karıştırılması hoşuma gitmiyor. Hiçbir vatanseverin de gitmemeli.

Hadi Atatürk’ü sevmeyenleri anlıyorum ve onlara “Allah sizi ıslah etsin, akıl, fikir versin” diyorum. Trajikomik ama yine Atatürk ve silah arkadaşlarının sağladığı imkanlarda, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinde suç işlemedikleri sürece düşünürler, konuşurlar. Ulaşabildikleri insanları kendilerine benzetmeye çalışırlar. Umarım Türkiye Cumhuriyeti için risk oluşturacak hacme ulaşamazlar. Olanlarınsa değişebilme ihtimali çok zayıftır. Çünkü onlara tesir eden yaklaşım cahillikten beslenir ve dogmatik bir anlayışı yerleştirmiştir. Kimi zaman dini, kimi zaman mezhebi kullanan, kimi zaman ise Türkiye düşmanı odakların oyuncağı olmuş, farkında olsunlar olmasınlar ülkeyi bölmeye çalışan bir yapı olarak karşımıza çıkarlar. Bölmek dedim ya nasıl bölecek? Ülkenin, devletin akıl diyen, bilim diyen, fen diyen kurucu iradesini, kurucusunu, onun ilkelerini yani binanın subasmanını, temelini yıpratacak ki, hasara uğratacak ki amacına ulaşsın. Ülkenin selameti açısından senin yapman gerekense Atatürkçü düşünceye, ilkelerine, devrimlerine, milli gün ve bayramlarına, toplumu bir arada tutan değerlere sıkı sıkıya yapışmak ve hukuk dairesinde muhtemel tehditlerle mücadele etmektir.

Bunlar bir profil ve hatta belki en samimi profil. Neden? En azından biliyoruz ki Atatürkçü düşüncenin karşısında olduklarını açıkça söylüyorlar.

Oysa başka profiller de var. Mesela bir tanesi Atatürk’ü, cumhuriyeti, demokrasiyi, hukuk devletini benimsediğini söyler. Kendine göre devletine düşkündür, halkçıdır, laiktir, inkılapçıdır, milliyetçidir. Ama diğer taraftan şu ya da bu çekincesinden dolayı veya herhangi bir mahallenin baskısından, ya da bir menfaatten Kemalist’im, Atatürkçüyüm diyemez, diyenin yanında da duramaz.

Bak başka bir enteresan profilden bahsedeyim. Mesela ben “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına namus ve şerefi üzerine yemin edip” sonra Atatürkçülük ile ilgili her türlü alakasızlığı yaşayan ve yaşatanlar var. Nasıl oluyor bu? Samimi, dürüst bir yaklaşım mı bu? İlginç değil mi? Fikren Atatürkçü değilsen onun ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına namus ve şerefin üzerine nasıl yemin ediyorsun? Ağır bir tezat yok mu?

Ha siz şimdi bana diyeceksiniz ki “yahu birileri de devletin varlığını ve bağımsızlığını, dikkat et vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına dair namusu ve şerefi üzerine yemin ediyor ve sonra ne haltlar yiyor. Hani namus? Şeref? Yemin? Çok romantiksin.” Valla haklısınız. Ne diyeceğimi bilemedim.

Atatürk’ü fiziken yitirdikten sonra ve bilhassa 50’li yıllarla beraber bilinçli bir şekilde Kemalist olmayı, Atatürkçü olmayı dar bir kalıba koymaya ve belirli bir zümreye giydirmeye çalıştılar, çalışıyorlar. O zümreyi ise Atatürk ismini kendi menfaati, siyasi ikbali için kullanan, toleranssız, çağı yakalayamamış, beton kafa bir azınlık gibi gösteriyorlar. İşbu halde insanlar Atatürk’e hayran dahi olsa fikren Kemalist’im diyemiyor. Tıpkı şu son zamanlarda “Türk’üm” demek faşistlikmiş algısı yaratıldığı gibi. Birileri resmen aklımızla oynuyor. Kimi zaman bir akademisyen, kimi zaman politikacı, kimi zaman gazeteci, kimi zaman da halktan biri olarak karşımıza çıkıyor bunlar.

Bu toplum mühendisliğinin başını algı yönetiminde çok mahir, hatta algı yönetiminin yaratıcısı bir yerlerin çektiği yanlış değil. 21. Yüzyılda, iletişim çağında emperyalizmin en güçlü silahı bu. Hele bir de yerli işbirlikçileri varsa, hele bir de sen ayakta uyuyorsan adamların işi çok kolay. Yavaş yavaş seni arzu ettikleri zemine taşıyorlar. Toplumu istedikleri hale hazırlıyorlar. Farkında bile olmuyorsun yavaş yavaş ısınan suda haşlanıp ölen kurbağa gibi.

Artık aklını başına almalısın kardeşim. Bulunduğumuz coğrafyada farklı emelleri olanların, emperyalistlerin ve elbette onların işbirlikçilerinin idealleri için en büyük engel Atatürk ve Atatürkçülüktür. Haklılar da! Kemalizm’i bu milletin usundan silmeden, onu itibarsızlaştırmadan, ona olan bağlılığı öldürmeden başarılı olmaları zor. Bak el alemin devlet başkanlarını kaçırıyorlar da kıyametler kopmuyor. Allah korusun. Bir ülke sevsin sevmesin devlet başkanını yedirir mi? Sevmiyorsan da bu senin iç meselendir. Dışa karşı tek yumruk olmayı bilmen gerekir. Bu biraz önce söylediğim milli şuurla ilgili bir konudur.

Yoksa sen Kemalist değil misin?

Kemalizm nedir? Kemalist nedir? Kemalistler kimlerdir? Bakalım mı? Hadi bakalım. Kemalizm, kurtuluş mücadelemizin temellerinin atıldığı yıllarda İstanbul yönetiminin, sarayın, padişahın Mustafa Kemal Paşa’nın liderlik ettiği düşünce ve mücadeleyi destekleyenlere, etrafındaki güçlere verdiği isimdi. Hatta vatanın bağımsızlığı mücadelesine girişmiş bu insanları küçümsemek için “Kemaliler”, “Kemalciler” dedikleri de söylenir. Her geçen gün Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında kenetlenen ve güçlenen, vatanımızın işgaline karşı direnen vatanseverlere İstanbul yönetiminin, saray yanlılarının dışında İngilizler, dış basın da “Kemalistler” demeye başladılar. Bu hali destekleyen bir dolu yazılı belge ve görseller de malum mevcut. Evet Mustafa Kemal Paşa ve liderlik eden kadronun etrafındaki vatanseverler, düşmana karşı milli mücadeleye, kurtuluş savaşına girişenler Kemalistler olarak anılırlar.

Kemalizm, bugünkü yaygın deyişle Atatürkçülük; Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk İlkeleri'ni ve devrimlerini esas alan kurucu ideolojisidir.

Kısaca;

- devleti Atatürk’ün hayata geçirdiği şekliyle bilimi, teknolojiyi rehber edinmiş, tarımı, sanayiyi, üretimi çıkış yolu olarak görmüş, muasır medeniyetleri yakalayıp, geçmeyi hedef olarak benimsemiş, demokrasi, laiklik, sosyal adalet, hukuk temeli üzerine kurulu ulusal, üniter bir devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti,

- vatanı Türkiye Cumhuriyeti toprakları olan,

- milleti Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı ve bundan gurur duyan,

- bayrağı, Türk Bayrağı,

- milli marşı, İstiklal Marşı olan herkes aslında Kemalist’tir.

Bunu dillendirmekten “Atatürkçüyüm” ya da “Kemalist’im” demekten de geri durmamalıdır.



ÇARESİ OLMAYAN HASTALIK

Hastalığı en çaresiz olanıydı sanırım. Evet öyleydi. Ne bir ilaçtan, ne bir tedavi küründen söz ediyordu doktorlar, ne de ameliyattan. Kurtu...