Hastalığı
en çaresiz olanıydı sanırım. Evet öyleydi. Ne bir ilaçtan, ne bir tedavi küründen
söz ediyordu doktorlar, ne de ameliyattan. Kurtulma olasılığı çok düşük, çok
ağır bir ameliyata insan koşarak gider mi? Deseler ki çok düşük bir olasılık
ama bu ameliyatı olursan iyileşeceksin, koşarak gidecekti.
Daha
bu yaşta bu haldeydi. Keyfi yoktu. Canı sıkkındı.
Tadını
almıyordu yediği en lezzetli yemeğin, dalıp gidemiyordu en sürükleyici filme
bile. İki satır okumak, günlük gazeteye göz gezdirmek. Yoktu artık öyle şeyler.
Sıcaktan en bunaldığı anda bile ne
mümkündü vantilatörü, klimayı açmak. Anında öksürmeye, tıksırmaya başlıyordu.
Ciğerleri su topluyordu. Dikkat ayaklarını derenin suyuna sokmanın keyfinden
bahsetmiyorum. Ciğerleri başka telden çalıyordu, kalbi başka telden.
Tansiyonunun,
şekerinin, kandaki ürenin, sair kan değerlerinin normal bir insanın
değerleriyle alakası yoktu. Kimi üstten en tavan, kimi alttan en tabandı. Ne vicdansız,
ne acımasız illetti bu hastalık. Ne işler açtı başına. Bırak koşmayı, hoplamayı
zıplamayı ve hatta yürümeyi, ayağa kalkamaz oldu.
Hastalığın
onu bu noktaya getireceğini hiç düşünmemişti. O yüzden de hiç önemsememişti. Umuruna
gitmemişti. Yalnızca o değil kimseler düşünememiş olacak ki kimseler
önemsememişti. Aslına bakarsan hala da önemsemiyorlardı.
Neydi,
nasıl bir şeydi ki bu çaresiz illet? Sadece görünmeyen organlarını değil, görünür
her bir parçasını da mahvediyordu. Saçları seyrekleşti, döküldü mesela. Cildinin
rengi değişti, kurudu. Gözlerine, kulaklarına da zarar verdi. Sanki yavaş yavaş
ama aslında alabildiğine hızlı yok ediyordu onu.
Neydi?
Doktorlar neden şöyle yapacağız, böyle yapacağız, seni kurtaracağız
demiyorlardı. Hatta zar zor her hastaneye gittiğinde neredeyse muayene etmeden
eve göndereceklerdi. Ne oluyordu? Neydi bu?
Sonra bir sabah sakın yaşlanmış olmayayım diye düşündü. Adını koyamadıkları ve benim kabullenemediğim şey yaşlılık olmasın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder