20 Şubat 2026 Cuma

ARTIK FARKINA VARACAK MIYIZ?

Son zamanlarda içeriği “Siyasal İslam’ın İflası” ya da benzer şeyler olan yazılar, haberler ortalıkta dolaşmaya başladı. Elbette daha öncesinde de vardı ama yoğunluğu artıp bir de bu eleştiriler, söylemler bizatihi muhafazakâr kesimden gelince daha bir dikkat çekici olmaya başladı.

Paylaşmak istediklerimi yazıya dökmeden önce “Siyasal İslam” tamlaması ile ilgili birkaç cümlem var. Kavramsal olarak külliyen yanlış olan bu ifade nasıl olurda genel kabul görür bilmiyorum. “Genel kabul gördüğünü kim söylüyor?” derseniz etrafınıza bakın, günlük dile girmiş, yazılarda, konuşmalarda, tartışmalarda vs kullanılıyor. Sokaktaki adam, kahvedeki dayı, üniversitedeki akademisyen anlatmak istediğini anlatırken kullanıyor ve söylenmek istenen karşı tarafça anlaşılıyor. Öyle ise genel kabul görmüş demek yanlış olmaz. Diğer taraftan dedim ya külliyen yanlış. İslam İslam’dır ve bir tanedir. “Siyasal İslam” deyince başka bir İslam daha varmış gibi olur. Ne demek istiyorum? Başına ya da sonuna her kelime eklenen tamlama olmaz. Dilbilgisi açısından olmuş gibi görünse bile kavramsal olarak yanlışsa yerli yerine oturmamış demektir. Benzer bir örnek daha vereyim mi? Mesela başına “ılımlı” sözcüğünü getir al sana “Ilımlı İslam”. Peki oldu mu? Olmadı! Ne yani ılımsız İslam da mı var?

Çıkış noktası iyi niyetli dahi olsa bu başka bir yere gider. Gitmiştir, gidecektir. Yanlıştır. Bugüne kadar yegâne inandığım şey; bir tarafı dünya için olan dinin bir tarafının ise uhrevi olmasıdır. Ruhani, manevi, yani içseldir. Dahası ilahidir. İyidir, güzeldir, tertemizdir, pür-i paktır. Allah katıdır, sığınılacak limandır. Ne zaman ki dünyevi, nefsi amaçlara ulaşırken araya karışırsa, hele bir enstrüman gibi kullanılmaya başlanırsa vay haline. Malzeme yapabilmek için, işine geldiği gibi sağı solu çekiştirilen din aslından uzaklaşır ve zaman içinde Allah muhafaza en büyük zararı görür.

Bir kişiyi, kurumu, belli bir zümreyi, kitleyi, toplumu etkilemiş, oluşan faydadan gerek kendi, gerek çevresindekiler istifade etmeye başlamış bir yapı; ister cemaat, tarikat, ister siyasi parti, sivil toplum kuruluşu, kim, ne olursa olsun fark etmeksizin gücünü, koltuğunu, postunu, pozisyonunu korumak hatta daha da yükseltmek, güçlendirmek için dini enstrüman olarak kullanıyorsa, hele olası yanlışları da dinmiş gibi, din adına yapıyorsa yandın. Hele bu hal bir tür varlık sebebi ise. Bu yaklaşımla etki alanı genişletilmiş, güce sahip olunmuşsa vazgeçmesi ne mümkün. Bırakın vazgeçmeyi, bu anlayışın, yaklaşımın, yöntemin dozu daha da artar.

Yine bir video düştü önüme. İnsanların dinden uzaklaştığı, İslam dünyasının halinin ortada olduğu, özgürlüğün, adaletin kalmadığı, muhalefetin sindirildiği, basının baskı altında olduğu, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün, liyakatın kağıt üstünde kaldığı vs. vs.

O kadar ki konuşanların kim olduğunu görmesen bir solcu konuşuyor sanabilirsin. O derece. Özgürlük, anayasal devlet, hukuk, demokrasi, adalet, bağımsız yargı, güçler ayrılığı, özgür basın, STÖ’ler, bağımsız kurumlar, meclisin denetleme yetkisi vs. vs. Allah Allah, anladım da bu anlamda yanlış bir şeyler yapıldı ise siz orada değil miydiniz? Tüm bu saydıklarınızda sorunlu bir noktaya geldi isek bunları dışardan başka birileri mi gelip, yaptı? Ya da bir sabah uyandık böyle mi oldu? Herhalde kademe kadem bu aşamaya gelinmiştir. Bu sürede neredeydiniz? Onca yıl görev aldınız haberiniz olmadı mı? Tamamen ve tüm samimiyetimle, şaşkınlıkla soruyorum. Kimseyi itham etmiyor, söylediklerinde haklı ya da haksızlar demiyorum. Şaşırıyorum.

Dönüyorum bir başka konuşmacıyı dinliyorum. Son derece deneyimli bir siyasetçi ve devlet adamı. Muhtemel 40 yılı aşkın bir siyasi yaşamı var. Yine muhafazakâr camiadan, bakanlık, TBMM başkanlığı yapmış bir isim. Mealen Millî Mücadelenin önemimden bahsediyor. Kazanan, bu toprakları bize vatan yapan başta Atatürk olmak üzere büyüklerimize rahmet okumak boynumuzun borcudur diyor. Kıymetlerini bilmemiz lazım. Bunu çocuklarımıza bu okullarda öğretmemiz lazım. Cumhuriyetin nimetlerini kazanımlarını göz ardı ediyoruz. Okullarda milli mücadele, milli şuur, cumhuriyet, demokrasi iyi öğretilmelidir diyor.

Evet haklı. Kesinlikle haklı da benim aklıma gelen bazı değişiklikler bu söylediklerini ne kadar destekliyor? Bir iki örnek vereyim. Mesela milli bayramlarımızın kutlanma şeklinde bazı değişiklikler yapıldı. Eskiden çok daha gösterişli olurdu. 23 Nisan, 19 Mayıs gibi milli bayramlarımızda stadyumlarda yapılan gösteriler, öğrenciler için o gösterilere katılmak müthiş heyecan vericiydi. Stadyum gösterileri azaldı. Ne yapılacağı, ne kadar yapılacağı valiliklere, kaymakamlıklara bırakıldı. Kimi daha görkemli, kimi gayet sönük geçebilir oysa milli bayram demek tam da sayın bakanın söylediği bilinci besleyen bir olgu değil mi? Tüm ülke genelinde belli bir standartta, mümkün olduğunca ihtişamla kutlanması daha iyi olmaz mı? Ya da ne bileyim andımızın kaldırılması iyi mi oldu?  Genel duruş olarak uzunca bir süredir kendisinin de görevde olduğu dönemler de dahil bahsettiği Atatürk’e hakaret, hakarete varan sözler edenler, kendilerince itibarsızlaştırmaya çalışanlar, milli mücadeleyi inkar edenler, Atatürk’ü İngilizlerin başa getirdiğini söyleyenler, Atatürk’ü sevenler cenazeme gelmesin diyenler, tüm bunlara en bonköründen müsamaha gösterilmedi mi? O kadar ki bu insanlar bunu marifetten sayıyorlar ve fütursuzca bunları yapmaya devam ediyorlar. Mutlaka da bir etki alanları var. Bu insanlara inanıp, onlar gibi düşünenlerin sayısında bir artış yok mu? Bu şekilde mi Atatürk, Cumhuriyet, Demokrasi Milli ruh, şuur desteklenecek? Dedim ya şaşkınlık içindeyim. İcraatı bir kenara koydum bunları duymak dahi şaşırtıyor.

Neyse, ne mutlu, yavaş yavaş da olsa, dinin başımızın üstündeki yerini aşağılara, güncel siyasetin içine çekmenin ancak yüce dinimize zarar verdiğini, alelade amaçlara araç haline getirilebilme riskini, Atatürk’ün bunun ayırdında olarak din ve devlet işlerini ayırdığını anlayacağız, top yekûn, hep beraber Milli Mücadelenin, Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin, onu kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, ortaya koyduğu ilkelerin, demokrasinin, laikliğin, liyakatın, güçler ayrılığının, bağımsız yargının, özgür basının ne kadar kıymetli olduğunun, kurumsallaşmada yerli yerine konması gereken kritik bileşenler olduğunun farkına varacağız sanırım.

 

 

6 Şubat 2026 Cuma

MİLLİ ŞUUR

Milli şuur
asılsızlık, tabansızlık olmadığı gibi  
gösteriş yada şovenizm de değildir.
Milli şuur çakma hamaset hiç değildir.
 
Sen; seni her izlediğinde kan ter içinde bırakan,
beyninin yanıp, yüreğinin kavrulmasına sebep,
duyduğun ızdırabın kan olup, gözlerinden akmasına sebep,
yalnızca gözü değil, beyni de fersiz,
kullandığı kelimenin, kurduğu cümlenin,
söylediği sözün nereye gittiğinden habersiz
milli şuurcu şuursuzlara bakma.
 
Milli şuur zigzag çizmez.
Milli şuur düzdür, kıçı başı oynamaz.
Milli şuur için vatan vatandır, bayraksa bayrak.
 
Evirmece, çevirmece, kıvırmaca yoktur.
Milli şuur için terörist teröristtir.
Bebek katili bebek katili,
vatan haini ise vatan hainidir.
 
Milli şuur;
10 Kasım’da,
o kara soğukta
saat dokuzu beş geçe,
bir inşaat iskelesinde,
yerden belki 10 metre yükseklikte,
saygı duruşuna geçen inşaat ustasıdır.
 
Ucu direğe sıkışmış ay yıldızlı al bayrağı
göklerde özgürce dalgalansın diye
sıkıştığı yerden kurtarmaya çalışan yaşlı teyzedir milli şuur.
 
Milli şuur;
bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken,
İstiklal Marşını duyunca,
bahçenin ortasında çivi gibi çakılıp,
marş bitesiye
tepeden tırnağa sırılsıklam olan öğrencidir.
 
Garip ama henüz dili tam çözülmemiş,
boyu 1 metre bile yok,
lakin ablalarının, abilerinin karşısına geçip,
yırtınırcasına “Tüyk’üm, doyyuuyum, çalışkanım” diye haykıran yavrucaktır milli şuur.
 
Milli şuur;
bir sosyal deneyde,
yatık şekilde yere bırakılmış Atatürk portresinin
yana yatmış halinden rahatsız olup, düzeltirken
bastonuna tutunarak ancak ayakta durabilen yaşlı amcadır.
 
Samsun’dan gelen Can Bayrağı, Kan Bayrağı,
yağmur, çamur, soğuk demeden,
sırılsıklam olmayı, üşümeyi umursamadan
kendinden sonrakine taşıyan yiğittir milli şuur.
 
Milli şuur
Akdeniz’de bir kısrak başı gibi uzatan vatan toprağında,
aynı semanın, ayın yıldızın, al bayrağın altında,
ona zerre halel getirmeden,
aslın ne, astarın ne demeden,
nereden geldin, nereye gidersin demeden,
biz demeyi bırakıp sen ben demeden,
can cana, kan kana, yan yana
tek yumruk yaşamaktır.

ÇARESİ OLMAYAN HASTALIK

Hastalığı en çaresiz olanıydı sanırım. Evet öyleydi. Ne bir ilaçtan, ne bir tedavi küründen söz ediyordu doktorlar, ne de ameliyattan. Kurtu...