29 Aralık 2024 Pazar

TÜRKÇE TÜRKÇE'DİR.

29 Aralık 2014'te yazmışım. Değişen hiçbir şey yok.

Neresinden bakmaya çalışırsam çalışayım ortaya atılan bazı konulara popülizmin ötesinde bir anlam yükleyemiyorum. Şimdi de Osmanlıca. Al sana gündem. Türkçe ile felsefe yapılmaz. Artık sündür de sündür.

Neden mi böyle düşünüyorum ? Çok basit. İlkokul düzeyinde tespitler yapalım şimdi.
Burası Türkiye, dili Türkçe. Tıpkı Fransa ve Fransızca, Almanya ve Almanca, İngiltere ve İngilizce, İspanya ve İspanyolca gibi . . . Doğru mudur ? Doğru.
En derinlerden , geçmişten bugüne Türklerin dili doğal olarak Türkçe. Tıpkı Fransızlar, Almanlar, Araplar, İspanyollar, İngilizler gibi. Demem o ki uzak Asya’dan Anadolu’ya atalarımızın kullandığı dilin zemini hep Türkçe. Doğru mudur ? Doğru.
Gurur duyduğumuz atalarımız üç kıtaya hükmederken elbette dilimize Arapçadan, Farsçadan, Fransızcadan, eski Yunancadan kelimeler girmiş. Bu bir dili başka bir dil yapar mı ? Yapmaz ! Tereddüt var mı ? Yok.
Varsa en küçük tereddüdün, o zaman şöyle sorayım: Çok basitçe, dedim ya ilkokul düzeyinde. Bugünde dilimize İngilizceden , Arapçadan ve sair dillerden girmiş kelimeler var. Bu dilimizi başka bir dil yapar mı ? Mesela “Türkiyece” demek mümkün mü ? Yada Osmanlı döneminde kullandığımız Türkçeyi Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi’nin adıyla “Osmanlıca” diye anıyorsan, bugün kullandığımız Türkçeyi de Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün adıyla “Atatürkçe” diye mi anmamız lazım ? Böyle bir komiklik olabilir mi ? Olmaz ! Türkçe Türkçedir. Net mi ? Net.
Osmanlı döneminde Arap alfabesini kullanmış olmamız Türkçeyi Osmanlıca yapmaz. Bugün Latin harflerini kullanıyor olmamızda Türkçeyi başka bir dil yapmaz. Bu da net mi ? Net.
Ha tanımlamak ve ayırt edebilmek için önüne arkasına bir şeyler ekleyebilirsin. “Osmanlı Türkçesi”, “Eski Türkçe” vb. gibi. Mesela dedem her iki alfabeyi de iyi bilirdi. Not alırken bazen günümüz alfabesini, bazen de Osmanlı döneminde kullanılan alfabeyi kullanırdı. “Eski yazı” derdi, “eski Türkçe” dediğini de hatırlıyorum.
İstersen dil konusunda döneminin en önemli otoritesinin yaklaşımından da bahsedelim. İçimizde kalmasın. Şemseddin Sami. Arnavut asıllı Osmanlı yazarı. 1850-1904 yılları arasında yaşamış. Ansiklopedist ve sözlükçü. İlk Türkçe roman olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ın, ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamus-ül Alam'ın ve ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türkî'nin yazarı.
Dikkat et öyle sıradan bir insan değil. Türkçe, Arapça, Farsça, Arnavutça, Eski ve yeni Yunanca, Fransızca, İtalyanca biliyor. Dile değil dillere hakim. Şemseddin Sami Osmanlı Türkçesinin “lisan-ı Osmani” yani “Osmanlı lisanı” diye anılmasına karşı çıkmış. Kullanılan dilin Osmanlı’dan çok daha eski olduğunu ve Türk kavmine ait olduğunu dilin isminin lisan-i Türki olduğunu söylemiştir.
Atalarımın kullandığı alfabeyle hiçbir sorunum yok. Öğretilmesine de karşı değilim. Seçmeli gayet güzel, imkan da var. Öğrenmek isteyenler, ilgi duyanlar öğrensin. Ancak bu tür konular siyasete malzeme olup, şova dönüşünce çok soğuyorum. Ucuz buluyorum. Okullarda müfredatta varsa , isteyen de okuyabiliyorsa kim neden karşı çıkar yada çıksın. Ama tabanını heyecanlandırmak için gündem yapılıyorsa, hele hele yüzyılların Türkçesine Osmanlıca diyerek sanki Türkçeden çok farklı bir dilmiş gibi bir gecede cahil bırakıldık falan gibi yaklaşımlar gerçekten çok üzülüyorum. Üstüne birde bu yaklaşımlara en üst seviyede reaksiyon geliyor. Ondan sonra topla toplayabilirsen.
Allah’ım şöyle birazcık sağduyu . . .

10 Aralık 2024 Salı

SADDAM KADDAFİ MÜBAREK ESAT

“Batı ikili oynuyor”, “batı iki yüzlü”, “batının çifte standardı”, bati adil değil”, “batı terörü destekliyor”, “batı cinayet işleyenlerin yanında” vs. vs. vs. Çok mu şaşırtıcı? İlk defa mı oldu? İlk defa mı duyduk? Bizzat kendimiz dahi ilk defa mı dillendiriyoruz? Hayır! Elbette hayır! İlk olmadığı gibi son da olmayacak. Bu böyle. Gün gelecek en acımasız, en şerefsiz tutuma maruz kalacak zayıf olan, gün gelecek bir tık daha kabul edilebilir bir seviyede olacak yapılan haksızlıklar. Arada bir bir lokma bir jest yaptığı bile olacak güçlü olanın. Ama bu hep onun istediği alanda, istediği zamanda, istediği kadar olacak. Kuşkusuz böyle. Ha terazi her zaman kendine ağır tartacak. Buna da kuşku yok. Sen de hoşuna gitmeyen kararları, hareketleri gördükçe saydırmaya (argo olanı) devam edeceksin. Saydırmaların elbette hiçbir işe yaramayacak. Bağırıp, çağırıp duracaksın. Bildiklerini okumaya devam edecekler. Menfaatlerine olanı yapıp geçecekler. Ne yani siz olsanız farklı mı davranırdınız? Siz de kendi menfaatinizi düşünmez miydiniz? Bir tarafta kendi ülkenizin ya da kendi koltuğunuzun menfaati, diğer yanda bilmem neredeki birileri. Dur yahu kendi ülkemin, kendi iktidarımın menfaatini bir kenara bırakayım, adaletli olayım, bu seferlikte böyle olsun der miydiniz?
Tamam anladım siz derdiniz (bence yalan söylüyorsunuz) ama elin oğlu demiyor kardeşim. Zorla mı?
Bu arada birazda kendine vursan. İğneyi kendine batırsan. Çok mu şey bekliyor olurum? Şu etrafımızdaki coğrafyaya bir baksana. Sadece Türkiye değil. Etrafımızdaki tüm ülkeler için söylenebilir bu. Üzülerek söylüyorum ki sanki hak ediyor muyuz? Güçlü değilsen seni başkalarının lütfedip düşünmesini beklemek ne kadar gerçekçi? Seni sen düşünmemişsin, seni eller neden düşünsün? Adilmiş, değilmiş, haksızlıkmış vs. Yüzde yüz katılıyorum. En basiti şu Gazze’de yaşananlar hukuksuzluğun falan çok ötesinde. Canilik. Lakin sen kendini düşünmezken başkalarının seni düşünmesini beklemek de bir tür saflık. Anlamsız.
Az gelişmiş ülkelerin hemen tümünde aynı şey. Liderleri istediği kadar kendi halkına, kendi seçmenine dünyanın en güçlüsüymüş havası yaratsın. Basın istediğin kadar onları göklere çıkarsın. Neticede gerçek ne ise o. O yerli yerinde. Lafla, sazla, sözle değişmiyor. En kötüsü de kendileri de inanıyor buna. Bir tür psikolojik rahatsızlık sanki. İnanıyor, inandırıyorlar. Bu durum hasıl olduğunda artık sosyolojik bir hastalık oluyor sanırım. Bir tür halüsinasyon mu acaba? Kitle halüsinasyonu.
Neyse bu yeni bir mesele değil. Yüzlerce yıl öncesinden, neredeyse 16-17. yüzyıldan, bu yana bilimin, fennin, teknolojinin ucunu bırakmışsın. Geçtim bilimi, fenni, aklı mantığı dahi rafa kaldırmışsın. Şeyh, şıh, tarikat ve benzerlerinin, hurafelerin gölgesinde, ağaların, aşiretlerin, garip anlayışların, ağır cehaletin yine ağır tesirinde gelmiş gidiyorsun. İster kabul et, ister kabul etme. Dedim ya gerçekler değişmiyor. Son 300-400 yıldır doğru düzgün bir şey üretmemiş lök gibi oturmuş, batı ne ürettiyse zaman içinde onu edinmişsin, batı ne geliştirip, bulduysa kullanmışsın. (Onu da günah vs deyip, yıllarca reddetmediysen.) İnan bunu ben de kabul etmek istemiyorum. Zoruma gidiyor. Ama bakıyorum ne elektrik, ne lamba senin, ne benzin, ne mazot senin, ne radyo, ne televizyon, ne kamera senin, ne araba ne tekeri senin. Sen otur adam aya gitsin, uzaya gitsin, telefonu, bilgisayarı bulsun, çalışsın, senden misli misli fazla üretsin, katma değerli üretsin. Eee sen? Valla sana bir şey demek istemiyorum.
Sen üretmediğin gibi bir de birbirini yiyorsun. Yiyorsun kardeşim. Yalansa yalan de. Irk yüzünden, din, mezhep yüzünden, şunculuk, bunculuk yüzünden birbirini yiyorsun. Sen yemiyorsan, ağalar, beyler, şeyhler, şıhlar, biraz daha devlet gibi olduysan o zamanda örgüt liderleri, parti başkanları vb seni birbirine düşürüyor. Neden? Cahilsin abi. Kabul et. Cahilsin. Senin okumanı, eğitimli olmanı, özgür düşünce ve iradeye sahip olmanı, vatandaşlık bilincine, birey olma bilincine sahip olmanı istemiyorlar. Sen ancak sorgusuz sualsiz mürit olursan, kul olursan, yine hiç sorgulamadan biat edersen, emre itaat edersen, hatta öl deyince ölürsen kendi düzenlerini kuruyorlar sırtından geçinenler. Kusura bakma da sen de pek bir meraklısın kulluğa. Hani Yüce Allah’tan başka toktu tapacak. Yalnızca ona kulluk edip yalnızca ondan yardım dileyecektik hani. Hani Allah yeterdi. Kurban olduğum Allah elbette yeter. E sen bu sıfır özgüveninle birilerine biat etmeye çok meraklısın. İşte bu kafayla modern dünyanın tersine başka bir dünyada yaşıyorsun. Seni kandırıyorlar. Sen de kanıyorsun. Şeyhler, tarikatlar, ağalar, yapamıyorsa politikacılar, liderler kandırıyor. Bak İran’da neler oldu? İran ne hallere geldi? Şu Saddam’a bak, Kaddafi’ye bak. Diktatorya, otokrasi, tek adamlık ülkeleri ne hale getiriyor. Bak şimdilerde Esat’a bak. (diye yazarken Esat yönetimi bırakıp, Suriye’yi terk etti. 8 Aralık 2024) İş başındakiler iktidarlarını korumak için güçlerinin yettiği her şeyi yapabilirler. Esat da yaptı. Ülkesini ne hale getirdi. İşte tek adamlık böyle bir şey. Muhtemel doğru yaptığına inanıyordu. Lakin hiç kuşku yok ki kontrolsüz güç çok ama çok tehlikelidir. O yüzden güçler ayrılığı önemlidir. O yüzden bir lider kendisinden başka iradenin, iradelerin varlığına tahammül edemiyor, yok etmeye çalışıyorsa vay haline o ülkenin. Bu ülkeleri film gibi seyrettik. Yaşıtlarım ve daha yaş almışlarımız onların yakın geçmişlerini de seyretti. Nereden nereye geldiler gözlerimizle gördük.
Bu ülkelerin hepsi kendileri ettiler kendileri buldular. Bunları görmezden gelenlerde yine kendileri bulacaklar. Bunlar hem birbirlerini yerler hem de her fırsat bulduklarında küfrettikleri batıya kaçarlar. Hiç fark etmez Müslüman, Hristiyan, Yahudi, hepsi hem din derler, kitap derler, mezhep derler. Sonra sırf dini, mezhebi yüzünden, ya da kendi gibi düşünmediği için kendi vatandaşını, komşusunu, kardeşini ahlaksız, iffetsiz, gavur, can düşmanı ilan ederler. Dün aynı sofraya oturduklarını, evlerine davet ettiklerini, can ciğerlerini dahi katlederler. Sırf siyasi ikballeri, iktidarları için. Ülkelerini cehenneme çevirir sonra da batıya kaçarlar. Neden yine o bölgede bir sürü hem etnik olarak, hem inanç olarak benzer hatta aynı olan ülkelere değil de batıya kaçarlar? Kaçamayıp, zulme maruz kalanlar ise batıdan medet umarlar. İşte öyle değil.
Esat gitti. İnşallah ne zalimlik yaptıysa bedelini öder. İnşallah tüm zalimler ettiklerinin karşılığını en acı şekilde öderler. Diğer taraftan kimileri de yönetime muhalifler geliyor diye seviniyor. İyi de ortada öyle pek de sevinilecek durum yok. Ülke artık tamamen bölük pörçük. Suriye’nin toprak bütünlüğü deniyor. Yahu ne bütünlüğü? Allah aşkına bütünlük mü kalmış? İsrail Suriye’ye çoktan girdi bile. Suriye bu hali yaşayacak ve İsrail seyredecek öyle mi? Kuzeyde PYD PKK YPG adını sen koy, güneyde İsrail. Tüm bu yaşananlar neye hizmet ediyor? Saf mıyız, çok mu cahiliz, kafamız mı çalışmıyor? Neyse yaşananlar elbette hayra alamet değil.
Ben sözü yine Atatürk’e bağlayacağım. Yanlış anlamayın ama 100 yıl öncesinden bugüne ait laflar söyleyen ve bu ülkede hala onu anlayamayan, hainlik eden insanlar oldukça ben de Atatürk’ten bahsetmeye devam edeceğim. Neyse ki elimizde o var. Onun, yani Atatürk’ün perspektifi, kurduğu cumhuriyet ve anlayışı var. Umarım ona, cumhuriyetin, demokratik, laik, hukuk devletinin kazanımlarına sahip çıkar, ona karşı oluşan yapılara prim vermez, sıkı sıkıya ilkelerine sarılırız. Tekrar söylüyorum. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu coğrafyanın ışığıdır. Bozulması, ayarlarıyla oynanması, tüketilmesi gereken değil, kuruluş felsefesine dönülmesi, örnek alınması gereken modeldir. Atatürk ilkeleri tek kurtuluşumuzdur. Türkiye Cumhuriyeti’nin her bir ferdine Atatürk’ü iyi öğretmek, 60- 70 yıl öncenin idealist jenerasyonuna benzer, vatansever bir nesil yetiştirmek zorundayız.

Bu ülkede yaşayıp, cebinde Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyan herkese söylüyorum. Şahıslarıyla, kurumlarıyla herkes. Aklımızı başımıza alalım. Atatürk’ün ortaya koyduğu vizyona sarılalım.

18 Ekim 2024 Cuma

YARATILMIŞLARIN EN ŞEREFLİSİ

Zaman zaman kutsal kitabımız Kur’an’a da dayandırılarak insanın “yaratılmışların en şereflisi” olduğu falan söylenir.

Yaratılmışların en şereflisi ki o insan Çin’de, Türklere yapmadığı eziyeti, zulmü bırakmadı. Yine o insan Myammar’da insanları diri diri, bağırta bağırta yaktı. Bak geriye dönük yapılmış hiçbir şeye karışmıyorum. Bugünü yazıyorum. Filistin’de yaşananlar. Evet o insan, yine insan bebekleri katlediyor. Hem de paramparça ediyor. Ölenlerin sayısı 50 bini buldu sanırım. 20 bine yakını çocuk. Bir an “Şerefsiz insanoğlu, şerefsizler siz İsrail’e destek vermeye devam edin” diyecektim. Durdum. Yahu biz insanın yaratılmışların en şereflisi olduğuna inanıyoruz. Nasıl olur? Öyle ya Müslüman yaratılmışların en şereflisi denmiyor insan yaratılmışların en şereflisi deniyor. Yok bu gördüğüm insan en şerefli falan olamaz. Yahu şu sokak canlarına yapılana baksana. Bir karar alındı. Hayvanseverler kanundan cesaret alarak hayvancağızlara yapılan eziyetleri videolarla gösteriyorlar. Yapmayın alternatif çözümleri konuşalım diyorlar. Ertesi gün poşetlerle yavru kediler, yavru köpekler, anneleriyle birlikte katledilmiş bulunuyor. Barınaklara gidiyorlar. Mezbelelik. Barınak değil, hücre, işkencehane. O canlar perişan haldeler. O kadar tepkiye rağmen ne oluyor? Kimse üzerine lütfen alınmasın da bir ata sözümüz var “İt ürür, kervan yürür.” Yaklaşım aynen bu. Kamuoyunda tepkiler sürüyor. Maalesef bu hale kayıtsız bu insan dediğin değil mi? Hatta bu kararı alırken sırıtanlar, poz verenler falan olmadı mı? Çok büyük bir iş başardılar memleketi kurtardılar. E o kadar sorumluluk sahibi idi iseniz şimdi de o leş halde olan barınakları neden dolaşmıyorsunuz. Bir avuç hayvansever bıraktınız bu işleri. Neden acil çaresine baktırmıyorsunuz? Yok. Onlar kendilerine verilen görevi yaptılar. Öyle duyarlılık falan değil. İşlerine ne gelirse. Ben hala yaratılmışların en şereflisinin, insanın  bunlar yaptığına, göz yumduğuna inanmıyorum. Bir terslik var.

 

Açtım İsrâ Suresi 7. Ayeti. Malum mealler var. Ve elbette mealler birbirine çok yakın. Taban tabana bir zıtlık zaten yok. Ben diyanet işlerinin mealini seçtim. Şöyle: “And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.”

Diyanet Vakfı ise şöyle bir açıklama eklemiş. “Görüldüğü gibi bu âyette Allah Teâlâ, insanoğluna lütuf ve ikramının bir özetini vermekte ve onun âlemdeki özel yerine işaret etmektedir. Müfessirlere göre insanın şan ve şerefi ve diğer varlıklardan üstünlüğü; Allah’ın ona verdiği beden güzelliği, el, göz, kulak gibi organlarını daha becerikli bir şekilde kullanması, konuşabilmesi, gülüp ağlayabilmesi, okuyup yazması, başka birtakım varlıkları kendi hizmetinde kullanması, âletler icad etmesi, olaylar arasındaki sebep-sonuç alâkasını görmesi ve bu sayede geleceğe yönelik programlar ve hazırlıklar yapması, iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin kavramlarına sahip olması; kısaca, maddi ve bedenî, ahlâkî ve ruhî meziyetleri haiz olmasıdır.”

 

Sonuç; insan yukarıda sıralan meziyetlerinden ötürü sair birçok mahlukattan çok daha yetkin. Maddi yetilerin ötesinde manevi tarafı da var. Bunlar tamam. Ama demiyor ki yaratılmışların en şereflisi. Bazı yarattıklarımızdan üstün kıldık diyor. “Bazılarından” ve “Üstün”. Üstün olabilirsin de bu üstün vasıfları şerefsizliğe kullanırsan o zaman senin yaratılmışların en şereflisi olduğundan bahsedilemez.

 

Sen dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir canlıya, Allah’ın dilli yada dilsiz herhangi bir kuluna zulmediyorsan ne şerefi kardeşim? Doğu Türkistan’da Türklere zulmü şerefli insanlar mı yapıyor?

 

Bak İsrâ Suresine bakarken bir de Ahzâb Suresine bakayım dedim. 72. Ayet. Yine mealler içinden diyanet işlerinin mealini seçtim. O da şöyle; “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”  O dediği insan. Yani insan çok zalimdir, çok cahildir. Meale yorum yapacak falan noktada değilim. Lakin burada yerlere, göklere, dağlara teklif edilenin “sorumluluk gerektiren akıl, bilinç, vb” olduğunu söyleyebiliriz. Bu meziyetleri insan aldı. Bu meziyetlerle donandığı halde gereğini yerine getirmediği için insan cahil ve zalim. Gereği dediğimiz konu ise alabildiğine geniş bir yelpaze. Allah’a inanmaktan başla. İnsan olmanın, olabilmenin gereklerinden çık. Hadi örnekleyelim.

 

Ne kadar cahilsin ki inanmıyorsun.

Ne kadar cahilsin ki kötü söz sahibisin.

Ne kadar cahilsin ki israf ediyorsun.

Ne kadar cahilsin ki kul hakkı yiyorsun.

Ne kadar zalimsin ki iftira ediyorsun.

Ne kadar zalimsin ki insanları, hayvanları katlediyor, katledilmelerine vesile oluyorsun.

 

Şu bir gerçek;

şerefi şöyle bir kenara bırak,

en şereflisini zaten unut,

sen cehalete bak,

sen zulme bak.

13 Eylül 2024 Cuma

ZULÜM

Arapça zlm, zulm kökünden gelip, dilimize birçok türemişiyle girmiş bir kelimedir, zulüm. Daha ziyade güçlünün, güçlü olanın kendinden olmayana, kendinden daha güçsüz olana, ahlaka, vicdana, kanuna, nizama aykırı olarak kötü, acımasız, kıyıcı tutumu, davranışlarıdır. Kimi zaman kanuna, kitaba uydurmak, yada şöyle hafiften gitmek bir şeyi değiştirmez. Zulüm zulümdür. Malum ağırlığı, süresi, sürekli yapılıyor olması yani şiddeti soykırıma kadar gider. İşin özü zulüm ağır bir suçtur.

Ne kadar iğrenç bir kelime. İnsana, insan olmaya ne kadar uzak, en uzak. İş hayatında bazen moda tabirle “mobing” kavramı geçer. Zulümdür işte. Sağını solunu çekiştirmeye, yeni kavramlar aramaya gerek yok. Zulüm zulümdür.

Türemişleri dedik ya; zalim onlardan biri mesela. Biz bazen zalim kelimesini ne kadar yersiz yerlerde kullanıyoruz. Hani deriz ya “vay zalim vay” veya “seni zalımın oğlu/kızı”. Utanmasak çok daha sevimli hale getireceğiz. Ne yapıyorsun yahu? Zalim bu zalim! Zalim ne demek sen biliyor musun? Zulmeden. Yani dişini geçirdiğine hayatı zehreden. Bak bu kadar uzun boylu olmasına gerek yok. Haklıya hakkını teslim etmeyen de zalimdir. O ortamı hazırlayan, o ortamı yaratan, yöneten, müsaade eden de zalimdir. Zamanında bize de yaptılar falan gibi bahanelerin arkasına sığınmak var mı? Yok! Yok öyle şey. Yemezler. Kimisi Almanlar da bize yaptı der. Yaptıysa yaptı. Bu senin de çoluğa çocuğa kıyacağın, yavrucakların canını, kolunu, bacağını alacağın, aç bırakacağın anlamına gelmez. Allah büyük. İlla ki müstehakını verecek. Belanı verecek. Verecek biliyorum. Verecek de o zamana kadar olan o mazlumlara olacak.

Zalim her yapıda, her köşe başında, her seviyede zalim. Üniversite sınavlarında soruları çaldılar. Milyonlarca evladın hakkına girdiler. İstikballeri ile oynadılar. Onların ve dahi onlardan olma çoluk çocuğun haklarına girdiler. Sen bir hesapla. Ne kadar ağır. İlla can almak gerekmiyor dedim ya.

Evet türemişleriyle var dilimizde. Neden fazlasıyla var? Çünkü bizim kültürümüzde çok ama çok dikkat edilmesi gereken kavran. Günümüzde pek öyle görünmese de zulüm biz de asla ve kata kabul görür bir kavram, hadise değildir. Sair milletler, kültürlerde, başka din ve inançlarda nasıldır? O konuya hiç girmeyelim ama biz bırakın zulmedenlerden olmayı Türkler tarih boyunca haklının, mağdurun ve mazlumun yanında olmuştur. İlkokulda daha tarihimizin nüveleri serpiştirilirken küçücük zihinlerimize, daha yeni kendimizin farkına varırken Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Modern Türkiye’sinin her zaman minnetle anacağım öğretmenleri “biz her zaman haklının, mağdurun, zayıfın yanında saf tuttuk, tutarız, tutacağız” şiarını anlatmışlardı. Bizim inancımız, dinimiz de öyle. Kuran diyor ki “Zulmedenlere meyletmeyin yoksa ateşte siz de yanarsınız.” (Bir düşün bırak zalim olmayı, zulmü yapan olmayı, desteklemeyi, hoş görmeyi, yaklaşmayı dahi yasaklıyor.) Bak etrafına, bak dünyaya kendinden zayıfa zulmeden varsa o bizden değildir. Başka bir ülkede ise zaten bizden değildir. İçimizden birileri ise araya karışmıştır. Bir koltukta oturan, bir işin, şirketin, kurumun başında olan, kısaca bir erki elinde tutarken kendinden olmayana, diğerine veyahut zayıfa, bu ülkenin vatandaşına zulmediyorsa o bu ülkenin okullarında boşa okumuştur. Bu ülkenin okullarında adam akıllı okuyan ve bu ülkenin anne ve babalarının yetiştirdiği çocuklar zalim olamaz.

Aynı kökten gelen bir başkası da mazlumdur mesela. Mazlum. Zulüm gören, hor görülen, ezilen, hakkı yenen, maddi, manevi, herhangi bir varlığına saldırılan. O kadar ki en temel hak olan yaşama hakkına kastedilen. Etraf öylesine mazlumlarla dolu ki kusura bakma ama hiçbirimizin umurunda değil. Bazen içimizin yandığı oluyor, belki, ne yapıyoruz? Televizyonun karşısında kuru bir vah vah. Sonra hiç. Yasalar çerçevesinde ses mi çıkarıyoruz? Birisine dava mı açıyoruz? İlgili makama yazı mı yazıyoruz? Bir dolu demokratik yöntem var. Ne yapıyoruz? Vah vah. Mazlumlar dünyanın en yalnızları, en zayıfları. Kimi zaman bir halk olarak yalnızlar, kimi zaman bir hayvan ırkı, kimi zaman insan, kimi zaman çocuk, kimi zaman kundaktaki bir sabi. Çin Uygur Türklerine yapar, İsrail Filistin Halkına, Myanmar Müslüman Halka. Bu zulmün düğmesine basan, uygulayanların hepsi şerefsizdir. İnsan değildir. En büyük şerefsiz ise bu zulmü tetikleyen, olması için tüm imkanlarını seferber edenlerdir. Evet onlar en büyük şerefsizlerdir. Medeni kisve altından en medeniyet yoksunu en ilkel, en tehlikeli cinstir bunlar. İnsan falan katiyen değillerdir. Mazlum hele bir düşün kundaktaki sabi, daha gözünü açmamış, bir düşün hoplaya zıplaya okuluna gitmeye çalışan kız çocuğu, düşün canlı canlı poşete doldurulup çöpe atılan yavru kediler, kürekle vura vura, bağıra bağıra öldürülen yavru köpek, daha kanun önünü açar açmaz yemeyip, içmeyip, yerlerde sürüyerek götürülen, götürülürken de zevk çığlıkları, kahkahalar atılan zavallılar.

Aklıma gelen son türemiş kelime ile bağlayalım. Mezalim. İşte bu uygulanan tüm cebir şiddet, zulümler, haksızlıklar, kıyımlar. Evet işte bunların tamamı mezalim. Dikkat burada bir yere bağlayacağım. Gerçek, samimi adaletin olduğu bir toplumda, bir devlette, dünyada mezalim, zulüm ya olmaz ya da alabildiğine az olur. Zalimler olsa da zulüm olmaz. Çünkü Mezalimin zıddı adalettir. Adalet. Ne kadar güzel bir kelime adalet. Gerçek adaletin olduğu yerde zalimler kendine zulüm edecek alan bulamazlar. Düşün şimdi dünyada gerçekten adalet olsa Filistin Halkına bu yapılanlar yapılabilir mi? Mesela Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) gerçekten adalet mekanizmasını çalıştığı, katı yaptırımları olan bir merci olsa bunlar yaşanır mı? Yaşanmaz!

Ne güzel bir kelimesin sen adalet. Aklı olan herkesin sıkı sıkıya sahip çıkılması gereken, herkese lazım olansın.


13 Ağustos 2024 Salı

MİZAN TERAZİSİ

Sahipsiz canlarla ilgili kimi vicdansız kişiler hedef şaşırtmak için çocuklarımızı terazinin bir kefesine sokak canlarını terazini diğer kefesine koydular. Onlar ölmezse çocuklar ölecek algısı yaratmaya çalıştılar. Oysa ilgili kurumlar görevlerini layığıyla yapsaydı bugünlere gelinir miydi? Birilerinin görev ihmalini neden başka canlılar canlarıyla ödesinler?

Olmadı bu sefer kimileri sokak hayvanlarına sahip çıkan gönüllülere “köpekleri savunuyorsunuz ama Gazze’de yaşananlara sesiniz çıkmıyor” diyerek başka türlü bir saptırma içine girdiler. Bir mesele bu kadar saptırılmaz artık. Kardeşim bir insan her ikisine de tepki veremez mi? Hani mantıkta ve/veya vardır. Veya mı bu? Ve olamaz mı? Ya da sana ne! O sokak hayvanlarına sahip çıksın sen de Gazze’de yaşananlara sahip çık. Biri olunca diğeri olmaz diye bir kural mı var?

Yok dedim ya amaç saptırmak. Tek haklı çıksın da!

 Daha öteye götürüyorlar.

Mevzu keseri kendine yontmak olduğunda bunu rahatça yapabilmek için mevzuya inanç sisteminden bir kulp bulmada çok mahirler. Neden? Çünkü o kulpa tutunacaklar. O kulpla mütedeyyin, samimi Müslümanları kolayca ikna edecekler. Kraldan çok kralcılar hayvan meselesinde vahşeti normalleştirme çabasına girdiler. Kafaya koydular mı bulurlar, vahşete bile kırk tane kulp bulurlar. E zalimlik de böyle bir şey zaten. Zalim olmak için işin başında olman da gerekmez. Düşüncelerinle de zulmedebilirsin.

Dünya üzerindeki zulümlere bak. Ben haksızım, zulmediyorum diyen var mı? Ama dinden, ama kitaptan, ama dünyevi meselelerden kendince haklı bir gerekçe illaki bulurlar. Kim biz zalimiz der ki? Yahu adam elemanına mobbing/bezdirme politikası uyguluyor, ağıza gelmedik şeyi söylüyor, küfrediyor çıkıp ben böyle yaptım diyor mu? Komşusuna sarkıntılık ediyor ben zalimim diyor mu? Aksine kendini haklı çıkarmaya çalışıyor. Adam çıkıp 8 milyar insanın gözünün içine baka baka Gazze’de öldürdüğü masumlar konusunda haklı olduğunu anlatmaya çalıştı. Caniliğine örtü bulmaya, kılıf bulmaya çalıştı. Çıkıp ben ‘bilmem neyim’ dedi mi? 

Bazen neresinden çekiştirirsen çekiştir en fazla kendini kandırırsın. Emin ol ki kimseye yutturamazsın. Hele ki Yaratana. Hele ki “O”na.

Hep konuşulan, muhtemelen bildiğin, kimilerine göre Zenbilli Ali Efendi, kimilerine göre Ebu Suud Efendinin Kanuni’ye verdiği bir cevap var. Dikkat et ‘Kanuni’ye. Armut ağacına zarar veren karıncaların itlafı (yok edilmesi) için soruyor Şeyhülislama Sultan Süleyman:

Ger dırahta ziyan etse karınca, Ziyan olur mu karıncayı kırınca?

Şeyhülislam cevap veriyor:

Yarın Hakk'ın divanına varınca, Süleyman'dan, hakkın alır karınca.

Bu öylesine büyük bir mesaj ki bırak kediyi, köpeği, bahçene zarar veren börtü, böceği bile öldürürken bir daha düşün.

Yani birisinin sana zarar vermesi dahi Yüce Allah’ın verdiği canı alma hakkını sana vermez. Vatan savunması savaş hariç olmak üzere canın tehlikedeyse dahi karşı tarafa en az zararı vererek kendi canını koruyacaksın. Bu günümüz hukukunda bile böyle değil mi? Var mı öyle üzerine her yürüyeni silahını çekip vurmak? Köpek zarar veriyorsa o zaman her yumruk atanı vuralım gitsin. Olur mu böyle saçmalık?

Bu hal, bu umarsızlık beni neden bu kadar çok üzdü? Bak yalnızca hayvanların itlaf edileceği lafının geçmesi bile birtakım manyakları harekete geçirdi. Sağda solda hayvanlara kasteden insanların videoları dolaşmaya başladı. Öldürülmüş köpeği emmeye çalışan yavrular mı dersin, yavrularıyla beraber ölmüş anne mi dersin, boğazına ip geçirilmiş kuyruğundan tutulmuş, dalga geçerek kamyona yüklenen mi dersin, kedi yavrusunu fırçayla vura vura öldürüp, sonra çatıya atan mı dersin.

Yahu bizim inancımız, sadece inancımızda değil, kültürümüz, geleneğimiz, göreneğimiz, insanlığımız kurbanı dahi keserken eziyeti yasaklar.

Ne oluyor? İnsanlığımızı nerede bıraktık? Kendilerine tepki verenlere bazıları senden mi öğreneceğim şeklinde cevaplar veriyorlar. Neden? Siz üstün ırk mısınız? Daha mı eğitimlisiniz? Daha mı insansınız? Daha mı makbulsünüz Allah katında?

Neyse biliyorsundur da al san bir kıssadan hisse;

Zamanın birinde bir derviş berberden içeri girmiş. Saçlarımı kazıyıver berber efendi demiş. Dervişin saçlarının kesilmesi bitmeye yakın içeri eli sopalı bir edepsiz girmiş.

Dervişin yanına gelip, kafasına bir tokat aşk ederek “Kalk bakalım kel, kalk da biz tıraş olalım.” demiş.

Derviş bu, içinden “dövene elsiz, sövene dilsiz” gerek demiş, yutmuş.

“Her şey senden, her şey haktan” demiş, susmuş.

Ama edepsiz devam ediyor. “Kel aşağı, kel yukarı.” Dalga geçip duruyor.

Nihayet tıraş bitmiş, edepsiz dükkândan çıkarken dervişin kafasına bir tokat daha atıp, “eyvallah kel” demiş ve çıkmış. Derviş kafasını sağa sola çevirmiş ama yine susmuş, sakinliğini korumuş.

Edepsiz çıkmış çıkmasına ya daha köşeyi dönmeden kontrolden çıkan bir at arabası bizim edepsize çarpmış. Arabanın o kocaman orta oku olduğu gibi edepsizin karnını deşmiş, edepsiz çok feci bir şekilde can vermiş.

Berber dervişin beddua ettiğini düşünüp, mevzuyu ona bağlayıp, sormuş. “Bu biraz ağır olmadı mı derviş efendi?”

Derviş cevap vermiş: “Vallahi ben gücenmedim, hatta hakkı mı da helal ettim. Lakin bu kelin de bir sahibi var. Demek ki onun gönlü çok kırılmış.

Sen bu hayvancağızları sahipsiz mi zannediyorsun? Öyle zannetmeye devam et. Senin ısrarla öyle zannetmen, gerçeği değiştirmeyecek. Allah’ın verdiği canı almanın, ya da can almanın, zulmetmenin önünü açmanın, ya da destek vermenin hesabını mizan terazisi kurulduğunda elbet vereceksin. Hep beraber vereceğiz. Azdan az çoktan çok.

3 Ağustos 2024 Cumartesi

UMARIM COĞRAFYAYA AKIL DOLU BİR MESAFEDE DURURUZ

 İnsan için kullanılan hiçbir sıfatın kullanılamayacağı Allah’ından bulasıca Netanyahu ve avaneleri, hani şu ABD Kongre üyeleri, dünyaya insan olmadıklarını, dünya sağlık örgütü, dünya gıda programı, UNICEF, karbon gazı, aç çocuklar, yeşil dünya ve bunların hepsinin Netanyahu gibi olanlar için, ABD Kongre üyeleri için palavra olduğunu , işlerine gelmediği zaman nasıl bir canavara, nasıl bir zalime dönüştüklerini gösterirken dünya üzerinde her dinden, her milletten, sağduyulu milyonlarca insan ve tabi ki biz Türk toplumu tepkiler veriyoruz.

O, garip bir şekilde, ısrarla kendimize çok yakın, gereğinden fazla yakın hissettiğimiz, hani neredeyse, yani utanmasak neredeyse canımız Türkçemizi bırakıp, dillerini öğrenmek çabasına girişeceğimiz Arap dünyası ağırlıklı olarak suskun. Evet 450 milyonluk Arap dünyası. İsrail’deki Yahudi sayısı 7,5 milyon, tüm dünyadaki Yahudi nüfusu ise 15 milyon civarında. Bir düşün 450 milyon, karşısında 15 milyon. Burada bir parantez açayım. Ben halkların birbirleriyle sorunu olmadığına inananlardanım. Haltı yiyen, insanlığı uçuruma sürükleyenler halklarını zerre düşünmeyen, halkalarının refahı dışında başka ajandaları olan yönetimler. Bu zulüm iş başındakilerin zulmü. Yahudi ya da Arap halkını meselenin dışında tutmak gerek. Onlara cephe almak, kin beslemek katiyen doğru değil. Nitekim gerek İsrail, gerek dünyadaki milyonlarca Yahudi Netanyahu iktidarının yaptıklarını her ortamda protesto ediyorlar.

Konuya dönüyorum. Ne dedim Arap nüfus 450 milyon Yahudi nüfus 15 milyon. Arapların 23 devleti var, Yahudilerin yalnızca 1. Araplar Umman Denizinden Akdeniz’e, Atlas Okyanusundan Hint Okyanusuna, Orta Doğu ve Afrika’ya yayılmış, yaklaşık 13 milyon km²lik bir coğrafyanın üzerinde oturuyorlar. Yahudiler bir avuç, yalnızca 22 bin km². Mukayese bile edemezsiniz. Pasta grafiğine koysanız Yahudilerin yüzölçümü grafikte görünmez bile. Bak dahası var; dünya petrol rezervinin yarısı Arap coğrafyasında. Bu nasıl bir güç biliyor musun? Düşünebiliyor musun tüm dünyadaki petrol rezervinin yarısı Araplarda kalan yarısı 182 ülkede. Doğalgazı saymıyorum bile. Ya da dur onu da yazalım, evet, onun da yanılmıyorsam %40’ı Orta Doğu coğrafyasında. Şimdi diyebilirsin ki o küçücük İsrail bilimde, teknolojide, ekonomik büyüklükte almış başını gitmiş, dünyaya yayılmış lobi faaliyetleri mukayese götürmez daha üstün. Doğru. Kesinlikle öyle. Hatta ABD'de arkasında. Ancak karşısındaki büyüklükte tekrar bir daha bakılması gereken bir büyüklük. Bir daha bakar mısınız o rakamlara.

Ne demek istediğimi izah edebilmek için yakın gelecekten bir iki örnek vereyim. Uzağa gitmeyelim. Mesela ilki; elde avuçta hiçbir şey yokken Atatürk’ün tüm dünyaya kafa tutuşu. İstiklal Savaşımız. İkincisi de daha yakın bir geçmişten olsun. Elbette Kurtuluş Savaşı’mızla kıyaslanmaz ama yine dünyayı karşısına, her türlü ambargoyu ve hatta saldırıyı, savaşı göze alarak Ecevit’in Kıbrıs’a çıkarma yapma kararı. Yani Kıbrıs Barış Harekâtı. Demem o ki işe ilk önce sahip çıkması gerekenler neredeler? Madem hem aynı etnik köken, hem din kardeşliği var. Neden birbirlerine sahip çıkmazlar? Sonra Osmanlı'nın son döneminde yaptıkları gelir aklıma. Şaşırmam bu hallerine.

Mazlum Gazze bebelerine kıyamam. Onlara yapılana kıyamam. Onlar için koyulan tepkilere dibine kadar desteğim. Çocuklar ölmesin. Mezalim karşısında sessiz kalan dilsiz şeytandır. Kendi ülkemize, kendi çocuklarımıza karşı olan sorumluluklarımızı unutmadan, kendi evlatlarımızın canlarını, geleceklerine halel getirmeden, tehlikeye sokmadan, tam da bu ölçüde, ölçüsünde ve diplomatik tepkilerle sonuna kadar tavrımızı ortaya koymaya evet. Ölçüyü kaçırmadan, ettiğimiz laflara dikkat ederek, akıl dolu, siyaset dolu.

Fakat ben şu Araplardan çok Arapçı tutumu, bu anlamda ölçünün kaçmasını içime sindiremiyorum. Bizler Türkiye’yiz. Bizler Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Arap’ıyla Türk’üz, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Önce kendi vatandaşlarımıza karşı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde birbirimize karşı sorumluluklarımız var. Bizim devletimiz, milletimiz, vatanımız, bayrağımız, ortak bir dilimiz, Atatürk’ümüz, kurucu irade ve ilkelerimiz var.

Din kardeşliği üzerinden din diye ısrarla Arap gelenek, görenek, yaşam biçim ve yaklaşımlarının Türk milletine, milletimize sirayet etmesi, isteyen seve seve öğrensin elbet ama ısrarla Arapçanın bir şekilde öğretilmeye çalışılması. Okullarda seçmeli ders oldu. Bir ara zorunlu dil olacağı basına yansımıştı. Sadece İmam Hatiplerde zorunlu. Öyle bir durum olmadı. Hoş hangi yabancı dil dersi olursa olsun seçmeli olması gerektiğine inanıyorum. Ben zorla Fransızca neden öğreteyim ki? Bu yaklaşım bence rahatsızlık verici. Hele de dinini öğrenebilmek için Arapça öğrenilmesinin bir zorunlulukmuş gibi algılanması. Ve Arap alfabesi ile yazılmış her yazının sanki kutsalmış gibi algılanması.

Bu konuya bu kadar meraklı, istekli olmamız neden?

Tarihteki 6.000 civarı etnik topluluk içinde Türk’lerin tarihin hemen her döneminde devlet kurmaları Türk devlet kurma geleneğini veya Türk devlet geleneğini oluşturmuştur. Bunun ne kadar kıymetli olduğu tartışmaya açık mı? Değil tabi ki! Çok çok kıymetli ve ne kadar iftihar etsek az. Osmanlı’da öyle kuruldu ve ne kadar Türklükten uzaklaştı o kadar işi zorlaştı. Bir çok tarihçi özellikle hilafet ile yoğunluğu artan Arap perspektifinin Osmanlı’yı Türklükten uzaklaştırdığı ve o güçlü devletin sonunu hazırladığını söyler.

Arap tarihi İslamiyet öncesi çok tartışmalı. Asurlular zamanında Arap ismi geçmeye başlıyor. Ancak Arap ismi devlet olarak İslamiyet sonrası anılmaya başlıyor. Peygamberimiz, sonrasında dört halifesi. Ve sonrasında Emeviler, Abbasiler dönemi var. Sonrasında Arap coğrafyasının önemli bir bölümü Osmanlı yönetimine geçiyor. Osmanlının sona yaklaştığı dönemlerde Suud ailesinin isyanları. Artan Arap milliyetçiliği, Osmanlıdan kopuş var. Var ama bağımsız bir devlet falanda yok. Cezayir ve Tunus’un Fransız mandası, Libya’nın İtalya sömürgesi, Mısır’ın, İngiliz mandasına girişi var. 1. Dünya Savaşında özellikle İngilizler ile savaşırken İngilizlerin kışkırtması ile Araplar’ın isyanı var. İşin özü Osmanlının sonunu hazırlayanlardan biri de Araplar değil mi? İngilizlerle birlik olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin gerçeği yok mu?

Kendini Arap Kültüründen sıyıran bir anlamda dönebildiği kadar fabrika ayarlarına dönen Türkler, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdular. Modern Türkiye Cumhuriyeti yurtta barış dünyada barış gibi, en hakiki mürşit ilimdir ve fendir gibi, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir gibi ilkelerle insan haklarına saygılı, milli dayanışma ve adaletin olduğu,  huzurlu bir toplum, millet, devlet olarak muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmak gibi bir hedefe ulaşmaya çalışırken içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşananlar hepimizce malum. Her ne kadar İran Arap olmasa da şahın devrilmesi Humeyni rejimi, bölgedeki mezhep problemleri, terör örgütleri, Irak-İran Savaşı, Irak’ın Kuveyt’e girmesi. Artık neler neler. Filistin malum. Son dönemde patlayan Arap Baharı süreci. Tunus, Ürdün, Mısır, Cezayir. Rejimi değişen, değişmeyenler. Irak bitik. Suriye bitik. Libya parça pinçik, Yemen bitik. Yani bir şeyler söylemek, müdahil olmak kolay da sıyrılmak hiç kolay değil.

Biz önümüze bakalım derken burnumuzun dibinde yaşananlardan ancak sağlıklı, doğru politikalarla sıyrılmamız mümkün. Sadece dış politika da değil. Her attığımız adımda. Eğitimde, sağlıkta, hukukta, ekonomide. Maalesef başta Suriyeliler olmak üzere 10 milyonun üzerinde, kimilerinin iddiasına göre de 15 milyon mülteci girdi zaten ülkemize. Bunun nasıl bir büyüklük olduğunun, bu halin başımıza ne işler açabileceğinin, ülkemiz, çoluğumuz çocuğumuzun geleceği açısında nasıl büyük bir tehlike olduğunun farkında değiliz. Kimi dostlarla konuşurken “din kardeşimiz”, “ne yani ortada mı bıraksaydık” benzeri beylik laflar ediyor olmaları gerçekten şaşırtıcı, üzücü. Bu kadar da bir haber, ya da bu kadar da gamsız, duyarsız  olunmaz ki. Hala gereksiz bir hamaset, bir kuru kabadayılık peşindeyiz. Akılcı değiliz. Kesinlikle akılcı değiliz. Israrla sanki kendimizi o coğrafyaya bulaştırma çabasındayız. Durup durup, kendimize çok yakın hissettiğimizden, ısrarla o coğrafyaya oynamaktan vazgeçmiyoruz.

Tehlikeli oyunlar oynanıyor. Kimse bana kenarda durarak etkili bir oyuncu olamayız falan gibi laflar etmesin. Sakın etmesin. Ben Türkiye’nin bu şekilde bir etkili oyuncu olmasını istemiyorum. Türkiye ABD gibi olmasın zaten. Türkiye İngiltere, Fransa gibi olmasın zaten. Türkiye zalim olmasın zaten. Türkiye’nin vizyonunu Kurucusu Atatürk koymuş “Yurtta barış, dünyada barış” Nokta. Umarım inanç, mezhep, dostluk, kardeşlik vb gibi sebeplerden, duyulan yakınlıktan dolayı rasyonel olmayan, akılcı olmayan çıkışlar yapmayız. Kim ne yaparsa yapsın, kim kiminle savaşırsa savaşsın herkese olması gerektiği kadar mesafede durmayı biliriz. Suriye’de yaptığımız hatalara bak. Sonuçlara bak. Rusya Ukrayna savaşındaki dengeli, adil duruşumuza, akıllı siyasetimize bak.

Umarım Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu yol haritası ve ilkelerle, yine gösterdiği hedefe kilitlenir, coğrafyada yaşananlara akıl dolu bir mesafede dururuz.

15 Temmuz 2024 Pazartesi

DEMOKRASİYİ HAK EDİYOR MUSUN? KESİNLİKLE HAYIR!

Hiç alın teriyle, emekle kazanılanla babadan kalanın hali bir olur mu? Hele yoklukla okumuş, senelerce dirsek çürütmüş sonra iş hayatına atılmış. Başlarda kıt kanaat geçinmiş. Ne yapmış etmiş bir ev almış kendine, ya da araba. Nasıl bilir o evin kıymetini değil mi? Üstüne titrer.


Birde şöyle bakalım; tüm olanlar babadan kalmış, üzerinde en küçük emek yok. Evler, arabalar, dükkanlar. Öyle tek tük de değil. Bana da, yedi göbek sülaleme de yeter deyip, keyfi sürülebilir. Beş parmağın beşi bir değil tabi. Aklı başında, kıymet bileni de olabilir. Ya da o varlığa rağmen yine de kendisi çalışıp, çabalayan da. Lakin diğeri gibi, alın teriyle, emekle hak edilen gibi kıymetinin bilinmesi zor. Satmak zorunda kalsan elin titrer, onlarcası miras ise hele de vefasızsan satarsın da, savarsın da, yer bitirirsin de.

Biz vefasız çıktık. Net! Kıymet bilmeyen cinsten. Demokrasi bize miras kaldı. Cebinde ekmek alacak parası olmayıp, vatan aşkıyla yanıp tutuşan, bir avuç vatanperver, milletperver kendilerini benimseyenlerle milli mücadeleyi başlattı. Bizi insana kulluktan, Allah’a kulluğa, vatandaşlığa, millet olmaya, kendi kendini yönetmeye terfi ettirdiler. Altın tepside sundular bize demokrasiyi. Biz mirasyedi, biz vefasız çıktık. Dünyanın karşısına her geçen gün çarkları daha güzel çalışan, insanlığın imrendiği bir demokrasi yerine var olanın da içine etmeyi seçtik. Kendimizi rezil ettik.

Geldiğimiz noktada özellikle demokrasilerde eğitimin önemini çok daha iyi anlıyorum. İster yarım yamalak, kör topal, ister ideale en yakın hiç fark etmez demokrasilerde, yani bir şekilde halkın kendi kendini yönettiği rejimlerde halkın eğitim seviyesi, seviye yetmez kalitesi, içeriği ne kadar önemliymiş meğer. Öyle ya yıllarca koyun kaval gibi okusan ne yazar? Kazandırdığı vizyon, dünya görüşü. Bunlar yerlerde sürünüyorsa nereye varabilirsin ki? Sonuç kademe kademe içine edilmiş bir eğitim sistemi. Kasıtlı değilse, amaç zaten bu değilse o zaman bu nasıl bir beceriksizlik? Onlarca yılda nasıl düzene girmez?

Görüyoruz eğitimli olmak dahi yetmiyor. Bu halden neler türedi bir baksana. Adam doktor. 20 yıldan fazla dirsek çürütmüş. Öyle şeylere inanıyor, itimat ediyor ki küçük dilini yutarsın. Güya bilim insanı. Eğitim dediğin sadece okul değil ki bunun ailesi var, bunun mahallesi var, kursları var, yurtları var, televizyonu, radyosu, gazetesi dergisi var. Bilinçli olarak öyle yetiştiriliyorlar ki. Koyun olsun. Bak bir düşün adam general bilmem ne imamından emir alıyor. Nasıl bir beyin yıkama. Bir de eğitim sisteminin içine edince ortaya neler çıkıyor bir düşün. Her geçen gün Atatürk’ten uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti kurucu iradesinden, bir idealden, Atatürk’ten, demokrasiden, bilimden, fenden kopmuş bir güruh. Artık azınlık falan da değil. Söyleyince hemen kazandıkları üniversiteler falan lafı ediyorlar ya ulan soruları çalmışsınız yıllarca. Neresinden tutayım. Bilimden uzaksın da dinden, ahlaktan da uzaksın. Matematik bilsen ne yazar cahilsin işte. Hala mülakat şu bu adı altında adil olandan kaçıyorsun. Kul hakkı değil mi bu? Hani derler ya ne dinde var ne kitapta. Demokrasiye müdahaleye vardırdılar, kalkışmalar yaşadı bu ülke. Ya halk demokrasiye sahip çıkmasaydı?

Peşinden geldiğimiz nokta. Evet, eğitim çıtası, ortalaması son derece aşağıya çekilmiş bir toplumda kitlenin bir kısmı zaten ne yaptığını, neye oy verdiğini dahi bilmiyor. Vallahi bilmiyor, billahi bilmiyor. Öylesine edilgen ki benimsediği alternatif neye doğru derse onu doğru kabul ediyor. Bu kitle mutlaka her ülkede vardır. Vardır da kiminde %5, kiminde %25. Sloganlar yeter bu güruha. Ver sloganı, sakız gibi çiğnesin, papağan gibi tekrar etsin. Ne bileyim? Ne diyeyim?

Bir kısmı eğitimli de olabilir ama öylesine ön yargılarla doludur ki ben hayatta şu zihniyete, bu bakış açısına oy vermem der çıkar. Çocukluğundan beri öyle yalan yanlışlarla yıkanmıştır ki beyni, öylesine içselleştirmiştir ki yalanı yanlışı, diğer taraf ne anlatıyor dinlemez bile.

Kimisi çok bildiğini sanır. İyi eğitim almıştır. Yurtdışında okumuştur. Mesleği noktasında oldukça iyidir. Ne yazık ki büyük resmi sürekli kaçırır. Dünyayı biliyorum diye düşünür. Çevresinin en eğitimlisidir. Kendince doğru buldukları ya da menfaatine olanları yapıyor diye memleketin olmazsa olmazlarını elinin tersiyle bir kenara iter. Daha kötüsü gözlerine perde iner, görmez bile. Kenara iter dedim ama görmez ki kenara itsin. Burnunun ucundaki en ağır yanlışları, yapısal yanlışları görmez. Keşke üç yanlış bir doğruyu götürse. Keşke! Yapılmış yalnızca bir ağır yanlış onlarca doğruyu almış götürmüştür. Görmez katiyen görmez.

Bugün 15 Temmuz. Demokrasi ve Millî Birlik Günü. İsmi ne kadar güzel. Keşke bu darbe girişimine zemin oluşturan yapılara fırsat vermeseydik. Keşke bu yapılar kanser hücreleri gibi memleketin müsait buldukları her yerine yayılmasaydı. Keşke devletin kademelerine nüfuz etmeselerdi. Keşke keşke demeseydik. Ne kadar çok doğruyu götürdü değil mi yanlışlarımız? E ne oldu? Ne olacak yırttık diye bayram kutluyoruz. Dersimizi aldık sanırım değil mi? Yok yahu, onu bıraktık başkasıyla devam. Oysa bu ülkenin kurucusu “Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.” demiş, son noktayı koymuştur. Anayasamıza göre tarikat, cemaat gibi yapılar da yasak değil miydi? Evet yasak! Kimin umurunda? Ders alınmış mı? Vefasız mısın? Evet! Umarsız mısın? Evet! Demokrasiyi hak ediyor musun? Kesinlikle hayır!

HUN DA, GÖKTÜRK DE, SELÇUKLU DA, OSMANLI DA, TÜRKİYE DE BENİM.

Hatta cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 büyük Türk devleti ve hatta ismini sayamayacağımız tarihteki beylikler, hanlıklar dahil 100-150 arası T...